Cennette Dört  Irmak Vardır Birinden saf su akar, birinden saf süt akar,..

Cennette Dört  Irmak Vardır Birinden saf su akar, birinden saf süt akar,..

Peygamberimiz buyurdular

Cennette Dört  Irmak Vardır Birinden saf su akar, birinden saf süt akar, birinden saf bal akar, birinden  de sarhoş etmeyen şarap akar

Hadisi kayıp bunu sorular ile islamiyet sayfasında ayet olarak veriyor

“Takva sahiplerine vadedilen cennetin misali (şudur): İçinde bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenler için lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır ve orda onlar için meyvelerin her türlüsünden ve Rabblerinden bir mağfiret vardır…” (Muhammed, 47/15)

yazıyor halbuki ırmak ile nehir aynı değildir debisi farklıdır  ve kuran da ki hali ise nehir yaziyor bunlar için


Kuran’da

    Meselul cennetilletî vuidel muttekûn(muttekûne), fîhâ enhârun min mâin gayri âsin(âsinin), ve enhârun min lebenin lem yetegayyer ta’muh(ta’muhu), ve enhârun min hamrin lezzetin liş şâribîn(şâribîne), ve enhârun min aselin musaffâ(musaffen), ve lehum fîhâ min kullis semerâti ve magfiretun min rabbihim, ke men huve hâlidun fîn nâri ve sukû mâen hamîmen fe kattaa em’âehum.

    مَّثَلُ ٱلْجَنَّةِ ٱلَّتِى وُعِدَ ٱلْمُتَّقُونَ ۖ فِيهَآ أَنْهَٰرٌ مِّن مَّآءٍ غَيْرِ ءَاسِنٍ وَأَنْهَٰرٌ مِّن لَّبَنٍ لَّمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُۥ وَأَنْهَٰرٌ مِّنْ خَمْرٍ لَّذَّةٍ لِّلشَّٰرِبِينَ وَأَنْهَٰرٌ مِّنْ عَسَلٍ مُّصَفًّى ۖ وَلَهُمْ فِيهَا مِن كُلِّ ٱلثَّمَرَٰتِ وَمَغْفِرَةٌ مِّن رَّبِّهِمْ ۖ كَمَنْ هُوَ خَٰلِدٌ فِى ٱلنَّارِ وَسُقُوا۟ مَآءً حَمِيمًا فَقَطَّعَ أَمْعَآءَهُمْ


Allah’a karşı gelmekten sakınanlara söz verilen cennetin durumu şöyledir: Orada bozulmayan su ırmakları, tadı değişmeyen süt ırmakları, içenlere zevk veren şarap ırmakları ve süzme bal ırmakları vardır. Orada onlar için meyvelerin her çeşidi vardır. Rablerinden de bağışlama vardır. Bu cennetliklerin durumu, ateşte temelli kalacak olan ve bağırsaklarını parça parça edecek kaynar su içirilen kimselerin durumu gibi olur mu?

Muhammed Suresi 15

ve bu kurandan ayet değil hadis idi ve aslı ne nehir ne deniz idi ve dört Irmak idi
hepsi birbinine girmiş ve bozulmuş vaziyette gözüküyor benim internette, sizde de öylemi? bilen bulan varsa aslını yazıp bildirsin bize

Hz Muhammed mirac da bize getirilince mesela Avusturyada daki çiftcilerin yani bauer lerin olduğu her köy de yaklaşık bir tane mölkerei evi vardır ve soguk hava deposu olan süt toplanma tanki ve ev ve her sabah ve ikindi yada akşam yada günde bir defa aynen petrol taşıyan tanker gibi bir tanker ile temiz sütler köy köy gezilip bu tankere toplanır ve bu süt fabrikasına gider orada fabrikaya  kalın oluk gibi akan hortumla boşaltılır ve ve orada tereyağ peynir yoğurt kaymak ve benzeri mamüller imal edilip paketlenip marketlere gönderilir ve muhammed bu tankeri görünce o günün insanı olarak oluk gibi akan bir tanker ve oluğundan süt akıyor görünce sizce ne kadar saşırır ve bunu nasıl tarif edebilir belkide işte ona süt akan enhar yani nehir yada belkide ona keveser dedi  kabe kavseyndeki “kavse” kelimesi yay gibi bükülebilen tanker hortumunu kastetti belkide yani..

Kavis

~ Ar ḳaws قوس [#ḳws msd.] yay, kavis < Ar ḳāsa قاس büktü, yay haline getirdi

Kelime Kökeni

Arapça ḳws kökünden gelen ḳaws قوس “yay, kavis” sözcüğünden alıntıdır. Arapça sözcük Arapça ḳāsa قاس “büktü, yay haline getirdi” fiilinin masdarıdır.

##################

Bir Elektrik hattı  tartışması bir forumdan alıntı

#########################

Priz ve anahtarlar kaç mm kablo

prizlerde 2,5 mm. kablo kullanmak daha doğru.
ayrıca 2*1,5 mm2 kablo kullanırsan toprak hattın yok demektir aydınlatmada.

aydınlatma sortılerı 2×1.5 olmalıdır
aydınlatma linyelerı 2×2.5 olmalıdır.

aydınlatma ve priz linye hatlarında 2,5mm2 kablo kullanılır mesafeyle ilgili sorun olmadığını öngördüm
aydınlatma sorti hattında 1,5mm2 kablo kullanılır prizlerde 2,5mm2 kablo kullanırsan iyi olur yada 1,5mm2 kablo kullanabilirisin
toprak hattını ortakmı yapacaksın neden 2x kablo kullanıyorsun

aydınlatmada topraklama yapılmaz ondan 2×2.5 yada 2×1.5 kullanılır

aydınlatmada yapılmaz diye bir şey yok. sadece Türkiyede yok. Kıbrısda bile bırakın aydınlatmayı. sıva altına yerleştirilen metal anahtar kasasının bile ayrı topraklanması gerekiyor. eğer toprak yoksa KIB-TEK enerji müsadesi vermiyor.

bencede topraklama elektrik için en önemli olmazsa olmaz

aydınlatmada topraklama şu an için ülkemizde kullanılmıyor
ayrıca bazı avizelerde yurt dışında ithal gelenlerde topraklama kablosu olduğunu göreceksiniz (çin malı bile olsa)

arkadaşların dediği gibi 2,5mm2 priz linyelerinde 1,5mm2 aydınlatma sortilerinde kullanılır aydınlatma linyelerinde ise mesafe ve akım kontrolüne göre aydınlatma linyesi 2.5mm2 kullanılabilir
vesaire……

###################

yani elktrik hattının uzunluğu ve birde elektrik hattın da kullanılcak alet erdavatın YADA MOTORLARIN GÜCÜNE GÖRE  DÖŞENEN KABLONUN MiLiMETRE KARE BAZINDA ÇAPINA VERiLEN iSiMDiR YANi “MiLiMETRE KARE”  BiR ALAN BiRiMiDiR YANi BiR DAiRENiN ALANI NI HESAP EDERKEN

##############

Dairenin Alanı Nasıl Bulunur?

Daire, çemberin arasındaki alan anlamına gelmektedir. Çemberi tam ortadan bölündüğünde alan hesaplamalarına yarıçap olarak hesaplanmaktadır. Dairenin alanını bulmak için öncelikle yarıçap hesaplamaları yani yarım daire alanının bulunması gerekmektedir. Formüle edilirse Dairenin çevresi r dairenin yarı çapı, π, yaklaşık 3,14 olan pi sayısı ile ifade edilmektedir. Pi sayısı sabittir. 3,14

olarak kullanılmaktadır. Tüm dairenin alanını bulmak için A=π.r2 alan formülü kullanılır. Dairenin bir parçası çeyrek veya yarım olarak istenirse tüm dairenin alanı 2’ye bölünerek yarı çap veya 4’e bölünerek bulunabilir. Bir daire diliminin alanı, bir merkez açıya karşılık gelecek şekilde A=π.r2.α/360 formülü ile hesaplanmaktadır. 360 dairenin yuvarlak olması sebebiyle dış ölçüleri olarak ifade edilmektedir. Yarıçap ise 2 ye bölünmesi ile bulunmaktadır.

#################

ve bir kablonun 1,5mm² olması demek kablonun kalınlık olarak dairesel kalınlığı demektir uzunluğundan bahsedilmez burada aynen buna benzer olarak

bir akarsuyun “debisi” vardır ve

###############

Suyun Debisi Ne Anlama Gelir?


Debi, akarsu akımı manasına gelir. Akarsu yatağının herhangi bir bölümünden bir saniye içerisinde geçen su miktarını ifade eder. Debi, Metre/saniye olarak ölçülür. Türkiye içerisinde debisi bir başka ifade ile akımı en yüksek olan nehir Fırat’tır.

Debi Neye Bağlıdır?

Debiyi etkileyen önemli unsurlar şu şekilde sıralanabilir:

Yağış miktarı

Yağış biçimi

Eğim

Sıcaklık

Arazi yapısı

Beşeri faktörler

#################


bunlardan debisi genişlik ve derinlik olarak  en küçük  olan pınar ondan büyük dere ve çay ve bunların debisi en fazla dizlerine kadar olur ve ondan büyük olan ırmak onlarda da belki beline kadar derinlik olur yada boynuna kadar derin olur ve geniş olur ve nehir ise derinliği genişliğine göre  bir insan boyunu yutan sulara verilen ve geniş akan sulara verilen isimdir yani  elketrik kabloları olan 1,5mm² ile yine 2.5mm² YADA ANA HAT KABOLUSU MESELA 22 mm² ve trafao hatları daha büyük olabilir mesela direklerden direkelere giden kalın kabloların hacmi gibi işte nehir ve akarsularda  çaplarına göre kalınlıklarına göre isimleri farklıdır fakat avrupa dillerinde buna hep river yada fluss denilmiş halbuki hepsi bizim türkcede ayrı isim ve debisi ve akışı farklıdır o yüzden burdaki IRMAK 

أُو۟لَٰٓئِكَ جَزَآؤُهُم مَّغْفِرَةٌ مِّن رَّبِّهِمْ وَجَنَّٰتٌ تَجْرِى مِن تَحْتِهَا ٱلْأَنْهَٰرُ خَٰلِدِينَ فِيهَا ۚ وَنِعْمَ أَجْرُ ٱلْعَٰمِلِينَ

Ulâike cezâuhum magfiretun min rabbihim ve cennâtun tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ, ve ni’me ecrul âmilîn

İşte onların mükâfatı, Rableri tarafından bağışlanma ve altlarından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetlerdir. Böyle amel edenlerin mükâfatı ne güzeldir!

Âli İmrân Suresi 136

burda bahsedilen şehrin su hattı evimizde ki musluğa kadar gelen suyumuz ayaklarımızın altından yada şehrin yollarında ki asfaltın altından akan borular ile döşenmiş su hattı öyle olunca altlarından akan ırmak meselesı budur belkide değil mi yani?

BU KONUDAKi BULDUĞUM RiVAYETLERDEN BiRiSi

Peygamberimiz Aleyhisselâm’ın Cennette Gördükleri


Âlemlerin efendisi olan sevgili Peygamberimiz Sallallahü Aleyhisselâm, İsrafil aleyhisselam ile birlikte Cebrail aleyhisselamın yanına geldiler. Allah Celle Celâlüh’ün emrini yerine getirmek için Cebrail aleyhisselam, Peygamber efendimiz Aleyhisselâm’ı Cennet’e götürdü.


Melekler, ellerinde nur dolu tabaklarla bekliyorlardı. Cebrail aleyhisselam;

“– Ya Resulallah! Bunlar, Âdem aleyhisselamdan seksen bin yıl önce yaratıldı. Bu makamda, tabaktakileri sana ve ümmetine saçmak için sabırsızlanırlar. Kıyamet günü Hazretin ve ümmetin, Allah’ü Teâlâ’nın emriyle Cennet’in eşiğine ayak basınca, bu melekler tabaklardaki cevahiri üzerinize saçacaklardır” dedi.

            Cennet’te vazifeli olan Rıdvan ismindeki melek, onları karşıladı. Peygamber efendimize müjdeler verdi ve; “Hak teâlâ, ikisini senin ümmetine, birini de diğer ümmetlere vermek için Cennet’i üç kısım etti” dedi ve Cennet’in her tarafını gezdirdi.

            Habib-i Ekrem Sallallahü Aleyhi Vesellem efendimiz buyurdular ki:

            “– Cennet ortasında bir ırmak gördüm. Arş’ın yukarısında akar. Bir yerden su, süt ve bal çıkar. Asla birbirine karışmaz. O ırmağın kenarı zebercedden idi. İçindeki taşlar cevahir, balçığı anber, otları za’feran idi. Etrafına gümüş bardaklar koymuşlar, sayıları gökteki yıldızlardan ziyade idi. Çevresinde kuşlar olup, boyunları deve boynu gibi idi. Her kim onların etinden yese ve o ırmaktan içse, Hak teâlânın rızasına mazhar olur.

            Cebrail Aleyhisselâm’a:

            “– Bu ırmak nedir?” diye sordum. “Kevser’dir. Hak teâlâ, onu sana vermiştir. Sekiz Cennette olan bostanlara bu Kevserden akar” dedi.

            Irmağın kenarında çadırlar gördüm. Cümlesi inci ve yakuttan idi. O çadırlarda huriler gördüm. Yüzleri güneş gibi parlar idi. Derlerdi ki:

            “– Biz sevinçli ve neş’eliyiz. Bize hiç üzüntü gelmez. Biz gençleriz, hiç yaşlanmayız. Biz iyi huyluyuz, hiç kızmayız. Biz hep böyleyiz, hiç ölmeyiz.”

            Saadet köşklerine ve ağaçlarına erişip, onların nağme ve sedaları her yeri kaplar. Öyle hoş sesleri vardı ki, o nağmeler dünyaya gelseydi, ölüm ve mihnet dünyada olmazdı.

            Cebrail Aleyhisselâm “Bunların yüzlerini görmek ister misin?” dedi. “İsterim” dedim.

            Bir çadırın kapısını açtı. Baktım. Öyle güzel suretler gördüm ki, eğer bütün ömrümce onların güzelliğini anlatsam, bitiremem. Yüzleri sütten beyaz, yanakları yakuttan kırmızı ve güneşten parlaktı. Derileri ipekten yumuşak ve ay gibi ışıklı, kokuları miskten daha güzeldi.

            Saçları gayet siyah, kimi örülmüş, kimi toplanmış, kimi salıverilmiş, otursa, etrafında çadır gibi olur, kalksa, ayağına kadar uzanırdı. Her birinin önünde bir hizmetçi dururdu.

            Peygamber efendimiz Sallallahü Aleyhi Vesellem buyurdu ki:

            “– Sekiz Cennet’in bağ ve bostanını ve türlü nimetlerini gördüm. Cehennem’i ve derecelerini de görsem diye hatırıma geldi.”

            Cebrail Aleyhisselâm elimi tutup, Cehennem’in en büyük meleği Malik Aleyhisselâm’a götürdü:

            “– Ey Malik! Muhammed aleyhisselam, asilerin Cehennem’deki yerlerini görmek ister O’na Cehennem’i göster” dedi.

            Malik Aleyhisselâm, Cehennem’in tabakalarını açtı. Yedi tabakanın hepsini gördüm.

            Efendimiz, Cehennemdekilerin halini görünce çok üzüldü. Merhametinden çok ağladı. Bütün melekler de ağlaştılar.

            “– O söyledi ise doğrudur!”

            Âlemlerin efendisi Cehennemdekilerin halini görünce ağlamaya başladı. AllahCelle Celâlühü’ü teâlâya yalvardı. Ümmetinin zayıflığını ve böyle azaba takat getiremeyeceklerini söyleyerek, o kadar çok ağladı ki, Cebrail aleyhisselam ve cümle melekler de beraber ağlaştılar.

            AllahCelle Celâlühü’ü teâlâdan hitap geldi ki:

            “– Ey Habibim! Senin hürmetin ve kıymetin benim katımda büyüktür, duan kabul olunmuştur. Hatırını hoş tut. Seni, muradına eriştiririm. Sana öyle bir makam veririm ki, pek çok sayıda asileri, senin şefaatin ile bağışlarım. Ta ki, sen yeter diyene kadar.”

            Peygamber efendimiz gördüklerini anlatmaya devam ederek buyurdu ki:

            “– Daha sonra, Semavattan geçip, Musa’nın Aleyhisselam bulunduğu makama geldim.

            Bana; “Hak teâlâ, sana ve ümmetine ne farz eyledi” dedi. Ben de; “Her gün ve gece için elli vakit namaz kılınmasını bana farz kıldı” dedim. “Rabbine dön, biraz hafifletmesini dile. Çünkü ümmetin bunun altından kalkamaz”, dedi.

            Bunun üzerine, Rabbime döndüm ve dedim ki: “Ya Rabbi! Ümmetimden bu emri biraz hafif eyle.” Bunun üzerine elli vakitten sadece beş vakit indirdi.

            Musa Aleyhisselam’a döndüm ve beş vakit indirdi dedim.

            Dedi ki: “Rabbine dön! Biraz daha hafifletmesini dile. Çünkü ümmetin bunun altından da kalkamaz.” Böylece Musa Aleyhisselam ile Rabbimin arasında gidip geldim ve nihayet AllahCelle Celâlühü’ü teâlâ şöyle buyurdu:

            “Bu namazı beş vakte indirdim. Her namaz için on sevab vardır. Bu bakımdan sonunda yine elli namaz olur. Zira her kim bir sevabı kastedip de yapamazsa, onun için bir sevab yazılır. Fakat yaparsa, bire karşılık tam on sevab yazılır. Fakat bir günaha kasdedip de yapmazsa, hiç bir şey yazılmaz. Yaparsa, ancak o bir günah olarak kayda geçer.”

            Allah Celle Celâlühü’ü teâlâ böylece, sevgili Peygamberimizin çektiği sıkıntılarla yaralanan mübarek kalbini, teselli eyledi. Hiç bir mahlukuna vermediği, kimsenin bilemiyeceği, anlayamıyacağı nimetleri, O’na ihsan eyledi.

            Âlemlerin efendisi, sonra bir anda Kudüs’e ve oradan Mekke-i mükerremeye, Ümm-i Hani’nin evine geldiler. Yattığı yer henüz soğumamış, leğendeki abdest suyunun hareketi durmamış idi.

            Dışarda dolaşan Ümm-i Hani uyuklamış, bir şeyden haberi olmamıştı. Peygamber efendimiz, Kudüs’ten Mekke’ye gelirken, Kureyş’in kervanına rastladı. Kervandaki bir deve ürktü, yıkıldı. Sabah olunca, Kabe yanına gidip Miracını anlattı.

            Kafirler, alay ettiler. Müslüman olmaya niyetli olanlar da tereddüde düştüler. Müşriklerden bazıları sevinerek, Ebu Bekir’in evine geldiler. Çünkü onun akıllı, tecrübeli, hesaplı bir tüccar olduğunu gayet iyi biliyorlardı.

            Kapıya çıkınca;

            “– Ey Ebu Bekir! İyi bilirsin. Mekke’den Kudüs’e gidip gelmek, ne kadar zaman sürer? diye sordular. Hazret-i Ebu Bekir;

            “– İyi biliyorum. Bir aydan fazla sürer, dedi.

            Bu söze sevinen kafir güruhu;

            “– Akıllı, tecrübeli adamın sözü böyle olur, dediler. Gülüp, alay ederek ve hazret- i Ebu Bekir’in de kendileri gibi düşüneceğini umarak;

            “– Senin efendin, Kudüs’e bir gecede gidip geldiğini söylüyor, artık iyice sapıttı, dediler. Hazret-i Ebu Bekir’e sevgi, saygı gösterip bel bağladılar.

            Hazret-i Ebu Bekir Radiyallahü Anh, Resulullah efendimizin mübarek adını işitince;

            “– Eğer O söyledi ise doğrudur. Bir anda gidip geldiğine ben de inandım, deyip içeri girdi.

            “– Canım feda olsun!”

            Resulullahın Miraca çıktığını öğrenen, hazret-i Ebu Bekir, hemen Resulullah efendimizin yanına geldi. Büyük kalabalık arasında, yüksek sesle;

            “– Ya Resulallah! Miracınız mübarek olsun! Bizleri, senin gibi büyük Peygambere hizmetçi yapmakla şereflendirdiği ve mübarek yüzünü görmekle, kalbleri alan, ruhları çeken tatlı sözlerini işitmekle nimetlendirdiği için AllahCelle Celâlühü’ü teâlâya sonsuz şükürler ederim. Ya Resulallah! Senin her sözün doğrudur. İnandım. Canım sana feda olsun!” dedi.

            Hazret-i Ebu Bekir Radiyallahü Anh’ın sözleri kafirleri şaşırttı. Diyecek şey bulamayıp dağıldılar. Şüpheye düşen, imanı zayıf birkaç kişinin de kalbine kuvvet geldi. Resulullah efendimiz o gün, Ebu Bekir’e “Sıddik” dedi. Bu adı almakla, derecesi bir kat daha yükseldi.

            Bu hale çok kızan kafirler, mü’minlerin kuvvetli imanına, Peygamberimizin her sözüne hemen inanmalarına, O’nun çevresinde pervane gibi dönmelerinle dayanamadılar. Resulullah efendimizi mahcup ve mağlub etmek için, imtihan etmeğe Mescid-i Aksa hakkında sorular sormaya başladılar.

            Resulullah efendimiz hepsine birer birer cevap verdiler. Efendimiz cevap verirken, hazret-i Ebu Bekir; “Öyledir ya Resulallah” derdi. Halbuki, Resulullah efendimiz edebinden, hayasından karşısındakinin yüzüne bile bakmazdı. Buyurdu ki:

            “– Mescid-i Aksa’da etrafıma bakmamıştım. Sorduklarını görmemiştim. O anda, hazret-i Cebrail Mescid-i Aksa’yı gözümün önüne getirdi. Pencerelerini görüp sayıyor ve sorularına, hemen cevap veriyordum.”

            Resulullah efendimiz, yolda develi yolcular gördüğünü söyledi.

            “– İnşaallah Çarşamba günü gelirler” buyurdu. Çarşamba günü güneş batarken, kervan Mekke’ye ulaştı. Kervandakilere sorduklarında fırtına eser gibi olduğunu ve bir devenin yıkıldığını söylediler. Bu hal, mü’minlerin imanını kuvvetlendirdi. Kafirlerin düşmanlığı da gittikçe arttı.

            Hicretten bir yıl önce, Receb ayının 27’sinde Cuma gecesi vuku bulan bu mucizeye Mirac denir. Resulullah, miraca, ruh ve bedeni ile uyanık bir halde çıktı. Mirac gecesinde O’na nice ilahi hakikatler gösterildi ve beş vakit namaz bu gecede farz kılındı. Ayrıca Bekara suresinin son iki ayet-i kerimesi ihsan edildi. Mirac; Kur’an-i kerimde, İsra ve Necm suresi ile bazı hadis-i şeriflerde bildirilmektedir.

            Sevgili Peygamberimiz Miracdan sonra dört büyük halifesine Cennet’i anlatırken buyurdular ki:

            “– Ya Eba Bekir! Senin köşkünü gördüm. Kızıl altından idi. Senin için hazırlanan nimetleri müşahede ettim.”

            “– Ya Ömer! Senin köşkünü gördüm. Yakuttan idi. Fakat içeri girmedim. Senin gayretini düşündüm.”

            “– Ya Osman! Seni her gökte gördüm. Cennet’te köşkünü görüp seni düşündüm.”

            “– Ya Ali! Senin suretini dördüncü semada gördüm. Cebrail’e sual ettim. Dedi ki: “Ya Resulallah! Melekler hazret-i Ali’yi görmeden duramazlar. Hak teâlâ, onun suretinde bir melek yarattı. Dördüncü gökte durur, melekler onu ziyaret eder, bereketlenirler.”

            Mirac gecesinin sabahında Cebrail aleyhisselam gelerek Resulullah efendimize beş vakit namazı, vakitlerinde imam olarak kıldırdı.

            Mirac hadisesinin Kudüs’e kadar olan kısmı ayet-i kerime ile sabit olduğundan buna inanmayan dinden çıkar. Hadis-i şeriflerle bildirilen göklere yükselmesi kısma inanmayan bid’at ehli yani sapık,bozuk itikatlı olur.


CENNET iLE iLGiLi AYET  VE RiVAYETLER DE BUNLAR

(Sûre-i Secde, Âyet 19)
Meâl’i: “Evet… O kimseler ki, iman ettiler ve sâlih amellerde bulundular. Artık onlar için yapmış oldukları amelleri mukabilinde konak olmak üzere me’vâ cennetleri vardır.”
(Sûre-i Necm, Âyet 13-15)
Meâl’i: “Yemin olsun ki onu, sidretü’l-müntehâ’nın yanında önceden bir defa daha görmüştü.
Cennet’ül-Me’vâ da onun yanındadır.”
(Sûre-i Saffat, Âyet 40-48)
Meâl’i: (Bu azaptan) Ancak Allah’ın halis kulları istisna edecek. Onlar için bilinen bir rızık ve türlü meyveler vardır.
Naim cennetlerinde karşılıklı koltuklar üzerine kurulmuş oldukları halde kendilerine ikram edilir.
Kendilerine kaynaktan (doldurulmuş) kadehler dolaştırılır.
Berraktır, içenlere lezzet verir (bir içkidir).
O içkide ne sersemletme vardır, ne de onunla sarhoş olurlar.
Yanlarında güzel bakışlarını yalnız kendilerine tahsis etmiş, iri gözlü eşler (huriler) vardır.
(Sûre-i Sad, Âyet 50-52)
Meâl’i: “Adn cennetleridir. Onlar için kapıları açılmış olarak
Orada (koltuklara) yaslanıcılardır. Orada bir çok meyveler ve içilecek şeyler isteyeceklerdir.
Ve onların yanlarında gözlerini (kocalarına) dikmiş, yaşları müsavi (dilber) ler vardır.”
(Sûre-i Taha, Âyet 76)
Meâl’i: “İçinde ebedi kalacakları zemininden ırmaklar akan Adn cennetleri! İşte tertemiz arınanların mükâfatı budur.”
(Sûre-i Mü’min, Âyet null8)
Meâl’i:”Rabb’imiz! Onları da onların atalarından, zevcelerinden, nesillerinden iyi olanları da kendilerine va’dettiğin Adn cennetlerine koy. Şüphesiz aziz ve hakim olan sensin!”
(Sûre-i Saf, Âyet 12)
Meâl’i: “İşte bu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemininden (altından) ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur.”
(Sûre-i Tevbe, Âyet 72)
Meâl’i: “Allah, mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara içinde ebedi kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde güzel meskenler (konaklar, saraylar, köşkler) va’detti. Allah’ın rızası ise hepsinden büyüktür. İşte büyük kurtuluş da budur.”
(Sûre-i Nahl, Âyet 31-32)
Meâl’i: “(O yurt) onların girecekleri, (altlarından) zemininden ırmaklar akan Adn cennetleridir. Orada kendilerine diledikleri her şey verilir. İşte Allah takva sahiplerini böyle mükâfatlandırır.
(Onlar) meleklerin “Selâm sizin üzerinize olsun yapmış olduğunuz (iyi) işlere karşılık cennete girin” diyerek iyilikle canlarını aldıkları kimselerdir.”
(Sûre-i Fâtır, Âyet 33-35)
Meâl’i: “(Onların mükâfatı) içine girecekleri Adn cennetleridir. Zira orada altın bilezikler takarlar ve incilerle süslenirler. Orada giyecekleri elbiseleri de ipektir.
(Cennette şöyle) derler: Bizden tasayı (kaygıyı) gideren Allah’a hamd olsun. Doğrusu Rabbimiz çok bağışlayan çok ni’met verenlerdir.
O (Rabb) ki lûtfuyla bizi gerçek ikâmet evine (cennete) yerleştirdi. Artık orada bize ne bir yorgunluk dokunacak ne de orada bize bir usanç gelecektir.”
(Sûre-i Kehf, Âyet 31)
Meâl’i: “İşte onlara içinden ırmaklar akan Adn cennetleri vardır. Onlar Adn cennetlerinde tahtlar üzerinde kurularak orada altın bileziklerle bezenecekler. İnce ve kalın dîbadan yeşil elbiseler giyecekler. Ne güzel karşılık ve ne güzel kalma yeri.”
(Sûre-i Beyyine, Âyet null8)
Meâl’i: “Onların Rabbileri katındaki mükâfatları, zemininden ırmaklar akan, içinde devamlı olarak kalacakları Adn cennetleridir. Allah kendilerinden hoşnut olmuş, onlar da Allah (cc) dan hoşnut olmuşlar. Bu söylenenler hep Rabb’inden korkan, ona saygı gösterenler içindir.”
(Sûre-i Rad, Âyet 23-24)
Meâl’i: “(O sonuç) Adn cennetleridir. Oraya babalarından, eşlerinden ve çocuklarından sâlih olanlarla beraber girecekler, melekler de hep kapıdan onların yanına varacaklar.
(Melekler), sabrettiğinize karşılık size selâm olsun! Dünya yurdunun sonu (cennet) ne güzeldir, derler.”
(Sûre-i Mü’minun, Âyet 11)
Meâl’i: “(Evet) firdevs’e varis olan bu kimseler orada ebedî kalırlar.”
(Sûre-i Sâffat, Âyet 58)
Meâl’i: “O cennetteki zat diyecektir ki (değil mi biz) artık ölüler olmayacağız.”
(Sûre-i Vakıa, Âyet 18-21)
Meâl’i: “Çeşmelerden akan şuruplar ile dolu destiler ile ve ibrikler ile ve bardaklar ile,
Onlardan baş ağrısına uğramazlar ve akıllarını da gidermiş olmazlar.
Ve, o hizmetçiler ehli cennet’in (ihtiyar) ettikleri meyveler ile (dolaşırlar).
Ve iştihada bulundukları kuş eti ile (dolaşır) lar (kendilerinin iştahları çekeceği kuş etleri ile dolaşırlar)”
(Sûre-i Taha, Âyet 74)
Meâl’i: “Şüphe yok ki, her kim Rabbine münkir olarak gelirse elbetteki, Onun için cehennem vardır. Orada ne ölür ve ne de dirilir.
Cehennemde yananlar ölü ile diri arasında Allah’ın didarını cennette görenler sarhoş ile ayık arasında olurlar.”
(Sûre-i Rad, Âyet 35)
Meâl’i: “Takvâ sahiplerine va’dolunan cennetin özelliği (şudur): Onun zemininden (altlarından) ırmaklar akar yemişleri ve gölgesi süreklidir. İşte bu (kötülüklerden) sakınanların (mutlu) sonudur. Kafirlerin sonu ise ateştir.”
(Sûre-i İnsan, Âyet 5-6)
Meâl’i: “İyiler ise, kâfur atılmış bir kadehten (cennet şarabını) içerler.
(Bu) Allah’ın has kullarının içtikleri ve istedikleri yere akıttıkları bir pınardır.”
(Sûre-i İnsan, Âyet 12-18)
Meâl’i: “Ve onları sabrettikleri için cennetle ve ipekli libasla mükâfatlandırdı.
Orada tahtlar üzerine yaslanırlar. Orada ne bir güneş ve ne de bir şiddetli soğuk görürler.
Ve onların üzerlerine (O cennetin) gölgeleri yakındır. Meyveleri de kemal’i itaatle müsehhar bulunmuştur. (yemekleri, kolaylıkla olur.)
Ve onların üzerlerine gümüşten kaplar ile ve billûrdan küpler ile dolaşılır.
Gümüşten billûrlardır. Onları muayyen miktarlarda takdir etmişlerdir.
Ve orada bir kadehde içirilirler ki; ona katılmış olan, zencebil’dir.
Orada bir çeşmeden ki: Ona selsebil denilir.”
(Sûre-i Hicr, Âyet 45-48)
Meâl’i: “Allah’ın azabından korkup rahmetine sığınan müttekiler, mutlaka cennetlerde ve pınar başlarında olacaklar.
Oraya emniyet ve selâmetle girin! denilir. (Onlara)
Biz, onların göğüslerindeki kini söküp attık. Onlar artık köşkler üzerinde, karşı karşıya oturan kardeşler olup (sohbet ederler).
Onlara, orada hiç bir yorgunluk dokunmayacak ve onlar, oradan çıkarılmayacaklardır.”
(Sûre-i Nebe, Âyet 35-37)
Meâl’i: “Rabbinden bir mükâfat bir hediye, bir hesap görme olarak orada (cennette) onlar ne boş bir lakırdı ne de birbirlerine karşı yalan işitirler. O göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbi’dir. O Râhmân’dır. O gün insanlar, ona karşı konuşmaya yetkili değillerdir. (Buna güçleri de yetmez)”
(Sûre-i Mutaffifin, Âyet 25-30)
Meâl’i: “Kendilerine damgalı, hâlis bir içki sunulur. Onun sonu misk’ü anberdir. İşte onda ancak yarışanlar yarışsınlar.
Karışımı tesnimdendir. (Yani o şaraba tesnimden karıştırılmıştır).
Allah’a yakın olanların içecekleri bir kaynaktır o tesnim.
Dünyada mücrimler, iman edenlere gülenlerdir. Mü’minlere uğradıklarında kaş göz hareketiyle alay edenlerdi.”
Onun için kaşla gözle işaretle konuşmak, iyi değil. Peygamberimiz (sav)’in gözüne Hz. Ömer baktı, bana işaret edecek mi? Peygamberimiz (sav) işaret etmedi. Sonunda Peygamberimiz(sav)’e sen bana niçin işaret etmedin, dedi. Peygamberimiz (sav) kaşla gözle işaretle konuşan hiç bir Peygamber gelmemişti, buyurmuştur. Kitabımızda açıklanmıştır.
(Sûre-i Muhammed, Âyet 15)
Meâl’i: “Müttakilere va’dolunan cennetin durumu şöyledir:
İçinde bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmakları ve süzme baldan ırmaklar vardır. Orada meyvaların her çeşidi onlarındır. Bunlardan da öte Rabb’lerinden bir bağışlama vardır. Bu, ateşte ebedî kalan ve bağırsaklarını parça parça edecek kaynar su içirilen kimselerin durumu gibi olur mu hiç?”
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4331)
Manâ’sı: “Muâz bin Cebel (ra)’den rivâyet edildiğine göre kendisi:
– Ben, Resûlullah (sav)’i, şöyle buyururken işittim, demiştir.
Muhakkak cennet yüz derecedir. Onlardan her bir derece(nin yüksekliği) gök ile yer arasındaki mesafe kadardır. Şüphesiz o derecelerin en yücesi Firdevs’tir, en faziletlisi de Firdevs’tir. Arş, muhakkak Firdevs’in üstündedir. Cennetin ırmakları da Firdevs’ten çıkıp akar. Bu itibarla siz Allah’tan (cennet) dilemek istediğiniz zaman ondan Firdevs’i isteyiniz.”
(İmam Şa’rânî, “Ölüm-Kıyâmet-Âhiret” sayfa 307, Hadîs No: 501)
“Allahu Teâlâ:
– Allah’a karşı gelmekten sakınanlara vaad edilen cennet şöyledir: Orada temiz su ırmakları, tadı bozulmayan süt ırmakları, içenlere zevk veren şarap ırmakları ve süzme bal ırmakları vardır. Onlara orada her çeşit meyve ve Rabblerinden mağfiret vardır (Sûre-i Muhammed, Âyet 15.)” buyurmuştur.
Bu ırmakların, su ark ve çukurlarında değil de, Cenab-ı Hakk’ın kudretiyle intizamlı şekilde, akmakta olduğu rivâyet edilmiştir.
Hadîs-i Şerifte Resûlullah (sav) Efendimiz:
“Cennet ırmakları, misk dağlarının yahut da misk tepelerinin altından çıkar”, buyurmuştur.
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4323)
Manâ’sı: “El-Hâris bin Ukayş (ra)’den rivâyet edildiğine göre; Resûlullah (sav) şöyle buyurdu, demiştir:
Şüphesiz benim ümmetimden (şefaatı makbul) öyle kimseler vardır ki, onların şefaatıyla Mudar (kabilesin) den daha çok kişiler cennete girer. Şüphesiz benim (davet) ümmetimden öyle kimseler de bulunur ki, ateş (te yanmak) için cehennemin bir köşesini teşkil edecek kadar iri yapılı olur.”
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4328)
Manâ’sı: “Ebû Hüreyre (ra)’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah (sav) şöyle buyurdu, demiştir:
Allah (cc):
– Ben sâlih (yani ibadete düşkün yasak şeylerden çekingen, ahlâken faziletli mü’min) kullarım için hiç bir gözün görmediği, hiç bir kulağın
işitmediği ve hiç bir insanın kalbinden geçmeyen bir takım nimetler hazırladım, buyurur. Ebû Hüreyre’de demiştir ki:
– Ve (bu nimetler) Allah’ın size Kur’an’da bildirdiği nimetlerden başkadır. İsterseniz “İşledikleri ibadetlere mükâfat olarak mü’minler için Allah katında saklanmış gözler aydınlığı nimetleri hiç kimse bilemez.” (Secde: 17)’yi okuyunuz.
Râvi demiştir ki: Ebû Hüreyre bu âyeti “Gözler aydınlıkları” diye okurdu.” (Buhari, Tirmizi, Müslim, Ahmed bin Hanbel rivâyet etmiştir.)
(Sünen-i Tirmizi, Cild: 4, Hadîs No: 2676)
Manâ’sı: “Süheyb (ra)’den rivâyet edilmiştir. Resûlullah (sav):
Amelini güzel yapanlar için güzel mükâfat ve dahası vardır. (Yunus: 26) âyet-i kerimesi hakkında şöyle buyurdu:
– Cennet ehli cennete girdikleri bir münadi (tellal) sizin için Allah katında bir vaad vardır! diye çağıracak. Onlar da:
– Bizim yüzlerimizi ak etmedi mi? Bizi ateşten kurtarmadı mı? Bizi cennete girdirmedi mi? diyecekler. Melekler “evet” diye cevap verecekler.
Bunu müteakip perde açılacaktır.
Resûl-ü Ekrem (sav) buyurdu ki:
Allah’a yemin ederim ki, o (onlara) (cennet ehline) kendisini görmekten daha sevgili bir şey vermemiştir.”
Allahu Teâlâ’nın cemalini görürler.
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4329)
Manâ’sı: “Ebû Said-i Hüdri (ra)’den rivâyet edildiğine göre Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmuştur:
Şüphesiz cennetteki bir karış(lık saha) yer (küresin)den ve üzerinde bulunan şeylerden (yani dünya ve içindeki bütün nimetlerden) hayırlıdır.”
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4330)
Manâ’sı: “Sehl bin Sa’d (es-Sâidi) (ra) den rivâyet edildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurdu, demiştir.
Cennette bir kamçının (azıcık) yeri (bile) dünyadan ve dünyada bulunan her şeyden hayırlıdır.” (Buhair ve Tirmizi rivâyet etmiştir.)
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4332)
Manâ’sı: “Üsame bin Zeyd (ra) den rivâyet edildiğine göre: Resûlullah (sav) bir gün sahabilerine şöyle buyurdu, demiştir.
(İçinizde) cennet için çabalayıp gayret edecek kimse yok mu? Şüphesiz, cennete denk hiç bir şey yoktur. Kâ’be’nin rabbine yemin ederim ki, cennet, güzel sağlam ve yüksek saraylarda, yüz parlaklığı ve mutluluk (refah) içinde sonsuza dek devamlı kalınacak, parlayan nur (rüzgâr esintisiyle) sallanıp dalgalanan güzel kokulu yeşillik, sağlam köşk, akan nehir, olgunlaşmış bol meyve (huyu) beğenilen ve (şeklen) güzel hanım ve çok giysiden ibarettir. Sahâbiler:
– Cennet için çabalayıp gayret edenler bizleriz ya Resûlullah, dediler. O:
– İnşallah, deyiniz buyurdu. Sonra cihad etmeyi anlatarak (sahabileri) ona teşvik etti.”
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4333)
Manâ’sı: “Ebû Hüreyre (ra)’den rivâyet edildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurdu, demiştir.
Cennete giren ilk zümre ayın on dördüncü gecesindeki suretinde (parlak) tır. Onların ardından girenler de gökteki en şiddetli ışık saçan yıldız parlaklığındadır. Küçük abdest yapmazlar, büyük abdest yapmazlar, sümkürmezler ve tükürmezler. Tarakları altındır. Terleri de misk (gibi) dir ve (buhurdanlıklarındaki) buhurları od ağacıdır. Zevceleri (yani) hanımları büyük gözle hurilerdir. Huyları bir adamın huyu üzerinde (yani huyları aynı) dır. Onlar, babaları Adem (as)’ın suretinde (boyları da) altmış arşındır.
(Cennet ebedidir. Bilâl Babam bunu şöyle anlattı:
– Okyanus denizinin üzerine hiç su gelmese hiç bir şekilde de zayi olmasa güneş çekmese hiç bir milim azalmasa artmasa da öyle beklese her yetmiş bin senede bir damla su bu dünyada okyanustan alıp, başka dünyaya atsa bu su biter mi? Cevap:
– Bu su biter. Bu su nihayet bitmeye mahkumdur. Çünkü denizler mürekkep, ağaçlar kalem olsa denizden mürekkep bitinceye kadar, yazılsa Rabbının kelamı bitmez (Sûre-i Lokman, Âyet 27.) ama her yetmiş bin senede bir damla su okyanustan başka bir dünyaya atılsa onun senesini biz bilemeyiz. Allahu Teâlâ bilir. Bu sürenin ne kadar olacağını biz bilemeyiz. Allahu Teâlâ bilir. En son okyanus denizinin de sonu gelir, biter. Ama cennet ebedidir. Cennetin sonu gelir mi? dersen hiç gelmez. Gelir dersen ebediliğini inkâr etmiş olursun. Ebedi demek hiç sonu yok, sonu gelmez demektir.
Cennette yeme, içme var, tuvalete gitme yok.)
“Ebû Bekir bin Ebî şeybe bize ibn-i Fudayl’ın Umâre’den rivâyet ettiği (şu) hadisin mislini… senediyle de yine Ebû Hüreyre’den merfû olarak rivâyet etmiştir.”
[Sahih-i Buhari Tecrid-i Sarih, Cild 9, Hadis No: 1342; Sünen-i Tirmizi, Cild 4, Hadis No: 2660; Sahih-i Müslim, Cild 8, Hadis No: 14 (2834), 18 (2835); Ramöuz’ul Ehadis, Hadis-i Şerif, No: 979, 6270.]
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4335)
Manâ’sı: “Ebû Hüreyre (ra)’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah (sav) şöyle buyurdu demiştir:
Muhakkak cennette öyle bir ağaç vardır ki, süvari kimse onun gölgesinde yüz yıl yürür onun (dallarının kapladığı sahayı) bitiremez. (Ebû Hüreyre demiştir ki:)
– Ve dilerseniz ve cennet halkı uzanmış bir gölgededir. (Sûre-i Vakıa, Âyet 30’u okuyunuz)”.
(Sûre-i Vakıa, Âyet 30)
Meâl’i: “Yayılmış gölgeler”. [Sahih-i Buhari Tecrid-i Sarih, Cild 9, Hadis No: 1346; Sahih-i Müslim, Cild 8, Hadis No: 6 (2826), 8 (2828); Sünen-i Tirmizi, Cild 4, Hadis No: 2644, 2645; İmam-ı Şa’rânî, Ölüm-Kıyâmet-Âhiret, Hadis No: 619, sayfa 342.]
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4336)
Manâ’sı: “Saîd bin el-Müseyyeb (ra)’den rivâyet edildiğine göre:
Kendisi (bir gün) Ebû Hüreyre (ra)’a rastlamış ve Ebû Hüreyre (ra) kendisine:
Beni ve seni cennet çarşısında bir araya getirmesini Allah’tan isterim, demiş. (Bunun üzerine) Said:
– Cennette çarşı var mı? diye sormuş. Ebû Hüreyre (ra) Resûlullah (sav) bana şu haberi verdi, demiştir:
– Cennet halkı cennete girdikleri zaman (iyi) amellerinin çokluk derecesine göre makamlarına yerleşirler. Sonra dünya günlerinden Cuma günü kadar bir süre için onlara izin verilerek Allah (cc)’yi ziyaret ederler. Allah (cc) onlar için Arş’ını açar ve cennet bahçelerinden bir bahçede onlara görünür. Cennet halkı için nurdan koltuklar, inciden koltuklar, yakuttan koltuklar, zeberced (cevherin) den koltuklar, altından koltuklar ve gümüşten koltuklar konulur. Cennet halkının (makamca) en aşağı olanı (onların içinde denî -âdi- kimse yoktur) da misk ve kâfur yığınları (yani tepecikleri) üstünde otururlar. Bunlar koltuklarda oturanların yerlerinin kendilerinin oturdukları yerlerden üstün olduğunu sanmazlar (ki üzülmesinler).
Ebû Hüreyre demişti ki, Ben:
– Yâ Resûlullah! Biz (cennette) Rabbimizi görecek miyiz? dedim. O:
– Evet (göreceksiniz) siz güneşi görmek ve (gök) ayı on dördüncü gecesinde (yani dolunay halinde iken) görmek husûsunda şüpheye düşer misiniz? diye sordu. Biz:
– Hayır (şüpheye düşmeyiz, alenen görürüz) dedik. O:
– İşte böylece Rabbiniz (cc)’i (cennette) görmek hususunda şüpheye düşmeyeceksiniz. (yani O’nun zatını açıkça görmek şerefine kavuşacaksınız) ve o mecliste bulunan herkesle Allah (cc) (ayrı ayrı) konuşacaktır. Hatta Allah sizden bir adama:
– Yâ filân! Şöyle şöyle yaptığın günü hatırlıyor musun? diyecek. (Dünyadaki bazı vefasızlıklarını -günahlarını- ona hatırlatacaktır.)
Adam da:
– Yâ Rabbi; beni bağışlamadın mı? diyecek. Bunun üzerine Allah (o adama):
– Evet, seni bağışladım. Sen şu mertebene ancak benim mağfiretimin bolluğuyla eriştin, buyuracaktır. İşte cennet halkı böylece Allah’ın cemal ve sohbetiyle müşerref oldukları sıralarda bir bulut parçası üstten onları kaplı(Zeker) üzerlerine öyle güzel bir koku yağdıracak ki onun kokusu gibi güzel bir şeyi hiç duymamışlar. Sonra Allah (onlara):
– Sizin için hazırladığım ikrama kalkıp gidiniz ve arzuladığınızı canınızın çektiği şeyleri alınız, buyuracaktır. (Peygamberimiz (sav) buyurdu ki:)
– Bunun üzerine meleklerin kuşattığı bir çarşıya varacağız. Misline gözlerin bakmadığı, kulakların işitmediği ve kalblerden geçmeyen şeyler o çarşıda bulunur (peygamberimiz (sav) buyurdu ki:)
– O çarşıda hiç bir şey satılmadığı ve satın alınmadığı (yani her şeyin bedava olduğu) halde arzuladığımız şeyler bizim için (köşklerimize) nakledilecektir. Cennet halkı birbirlerini o çarşıda göreceklerdir. Yüksek makam sahibi olan adam gelip kendisinden dün (yani makamca düşük) adama rastlar. (Cennet halkı içinde deni-âdi kimse yoktur.) Makamca düşük olan adam, makamca kendisinden yüksek olan adamın üstündeki elbiseyi beğenir, hoşuna gider. Fakat henüz beğenme işi tamamlanmamış iken kendisinin üstündeki elbise gözünde ondan daha güzel hâl olur. Bunun sebebi de cennette hiç bir kimsenin üzülmesine meydan verilmemesidir.
Peygamberimiz (sav) buyurdu ki, sonra (çarşıdan) konaklarımıza döneceğiz. Zevcelerimiz bizi karşılayacak:
“Merhaba, hoş geldin. Yemin ederim ki bizden ayrıldığın vakitteki güzellik ve güzel kokudan daha üstün bir güzellik ve daha güzel bir koku ile geldin” diyecekler.
Biz de diyeceğiz ki:
– Bu gün biz Cebbar olan Rabbimiz (cc)’in meclisinde oturduk. (yani sohbet ve cemali ile şereflendik) ve şu gördüğünüz üstün güzellik ve daha güzel koku misli ile dönmemiz bize layıktır, diyeceğiz.”
[Sünen-i Tirmizi, Cild 4, Hadis No: 15 (2663, 2674, 2675, 2679); Sahih-i Müslim, Cild 8, Hadis No: 13 (2833), 14 (2834), Hadis-i Şerif, REH No: 1587, 2361; Sahih-i Buhari Tecrid-i Sarih, Cild 9, Hadis No: 1342; İmam-ı Şa’rânî, Ölüm-Kıyâmet-Âhiret, Hadis No: 562, sayfa 325.]
(İmam Şa’rânî, “Ölüm-Kıyâmet-Âhiret”, Sayfa 325, Hadîs No: 560)
“Muhakkak ki cennette (mü’min için) içi boşaltılmış bir tek inciden bir çadır vardır. Bu çadırın eni altmış mil, mesafe genişliğindedir. Bunun her köşesinde (mü’mine mahsus) bir takım ev halkı vardır ki başkalarını (yani birbirlerini) göremezler. (Ancak) Mü’min onları dolaşıp ziyaret eder.” (İmam-ı Müslim, Ebû Musa el-Eş’ari (ra) den rivâyet etmiştir.)
(İmam Şa’rânî, “Ölüm-Kıyâmet-Âhiret”, Sayfa 325, Hadîs No: 563)
“Muhakkak cennette birçarşı vardır ki, melekler orayı ziyaret ederler. Orada gözlerin mislini görmediği kulakların duymadığı ve kalplere gelmeyen nimetler vardır. Canımızın istediği her şey bize getirilir. Fakat orada satılan ve satın alınan hiç bir şey yoktur. O çarşıda cennet halkının bazısı diğer bazısı ile karşılaşır. Yüksek menzil ve mevkii sahibi döner de mevki bakımından kendinden aşağı derece olan kimse ile karşılaşır. Onların içinde herhangi bir şeyi eksik olan kimse yok ki, karşılaştığının üzerinde gördüğü süs elbiselerinden dolayı rahatsız olsun. Sözünün sona gelmeden üzerinde daha güzel bir kıyafet bürünür. Şu muhakkak ki cennette hiçbir kimsenin üzülmesi kederlenmesi yoktur” (Et-Tergib ve’t-Terhib, Cilt 4/540; Mişkat’ül-Mesabih, Hadis No: 5646.).
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4338)
Manâ’sı: “Ebû Sâid-i el-Hudri (ra)’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah (sav) şöyle buyurdu demiştir:
– Mü’min kişi cennette çocuk istediği zaman, arzu ettiği gibi çocuğun ceninliği, doğumu (ve erginlik çağına varması) tek bir saatte olur.”
[Sünen-i Tirmizi, Cild 4, Hadis No: 2688; Ramuz’ul Ehadis, Hadis-i Şerif, No: 2837; İmam-ı Şa’rânî, Ölüm-Kıyâmet-Âhiret, Hadis No: 605, sayfa 338, Buhari de rivâyet etmiştir.]
(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerif, No: 6277)
Manâ’sı: “Cennet, Allah’ın dilediği kadar (bazı yerleri boş) kalacak, sonra tekrar dilediği kadar mahluk yaratacak ve onu dolduracaktır.”
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4339)
Manâ’sı: “Abdullah bin Mes’ûd (ra) den rivâyet edildiğine göre; Resûlullah (sav) şöyle buyurdu. Ben cehennemlik olanlardan en son cehennemden çıkan ve cennetlik olanlardan en son cennete giren adamı şüphesiz bilirim. (o kişi) Cehennemden emekleyerek çıkan bir adamdır… (Allah tarafından) ona:
– Git de cennete gir denilecek. Bunun üzerine adam cennete gidecek, fakat ona cennet dolu gibi görünecektir. Adam da geri dönerek:
– Yâ Rabbi! Ben cenneti dolu buldum, diyecek Allah (da ona):
– Git cennete gir diyecek. O da cennete varacak fakat ona cennet (yine) dolu görünecek ve tekrar geri dönecek, sonra:
– Ya Rabbi! Ben cenneti dolu buldum, diyecektir. Allah (sübhânehu) (ona):
– Git cennete gir, buyuracak. O da (tekrar) cennete varacak ve (yine) ona cennet dolmuş gibi görünecek. Tekrar dönüp:
– Ya Rabbi! Cennet şüphesi doludur, diyecektir. Bunun üzerine Allah (ona):
– Git de cennete gir, çünkü şüphesiz (orada) dünya kadar ve dünyanın on misli sanadır. (Veya muhakkak dünyanın on katı kadar sanadır) buyuracaktır. Adam da:
– (Ya Rabbi!) Yegane hükümdar olduğun halde benimle alay mı ediyorsun (veya benim aklıma mı gülüyorsun?) diyecektir.
Abdullah bin Mes’ud demiştir ki:
– (Vallahi) ben Resûlullah (sav)’i (bu hadisin sonunu buyururken) azı dişleri görülecek derecede gülerken gördüm, demiştir.
(İbn-i Mes’ud sözüne devamla) Bu adam cennetliklerin mertebece en aşağı olanıdır, söyleniyordu.” (Buhari; Müslim; Sünen-i Tirmizi, Cild 4, Hadis No: 2722, 2723.)
Cennette her insana bu dünya kadar yer verilecek. Bu dünyanın on katı kadar da yer verilecektir.
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4340)
Manâ’sı: “Enes bin Malik (ra)’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah (sav) şöyle buyurdu, demiştir:
Kim (Allah’tan) cenneti üç defa isterse cennet “Allah’ım onu cennete dahil et” der. Kim de cehennem ateşinden korunmasını (Allah’tan) üç defa dilerse, cehennem ateşi “Allah’ım onu cehennem ateşinden koru” der. (Sünen-i Tirmizi, Cild 4, Hadis No: 2691; Hadis-i Şerif, REH No: 6386.)
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4341)
Manâ’sı: “Ebû Hüreyre (ra)’den rivâyet edildiğine göre; Resûlullah (sav) şöyle buyurdu demiştir:
– Sizden hiç bir kimse yoktur ki, iki konağı olmasın; bir konak cennette diğer bir konakda ateşle, cehennemdedir. Bu itibarla bir adam ölüp de ateşe girdiği zaman cennet halkı o kimsenin (cennetteki) konağına varis olurlar. İşte cennet ehlinin cehennemliklerin cennetteki konaklarına varis olmaları Allahu Teâlâ’ nın: “işte bu sıfatları taşıyanlar varislerdir” (Sûre-i Mü’minun, Âyet 10.) buyruğunun te’yid ettiği bir hükümdür.”
, (Sûre-i Mü’minün, Âyet 10)
Meâl’i: “İşte asıl bunlar varis olacaklardır.”
Her insanın cennette bir sarayı cehennemde bir sarayı vardır. Cennete giren kendi sarayına bir de kendi gibi olup kendinin yakını veya arkadaşı cehenneme girmişse onun cennetteki sarayı da ilâve olur. İki saraya sahip olur. Cehenneme giden de kendi cehennemdeki sarayına bir de kendinin arkadaşı, komşusu olup cennete gidenin, cehennemdeki sarayını kendine verirler. Şu senin şu da senin arkadaşının yanacağı yerde o tevbe istiğfar etti. Cenneti kazandı. Sen cehennemi kazandın. Onun cennetteki sarayı sana, bunun cehennemdeki sarayı da sana verildi, derler. Kitabımızda cennete girmek ibadet, amel, itikad, çalışma, cehenneme girmek küfür ve masiyetle demiştik. Bazı kimseler de alın yazısı, şaşmaz, cennetlik yazılmışsa cennetlik, cehennemlik yazılmışsa cehennemliktir, derler. Bu hadiste her insan; hem cennetlik hem cehennemlik yazılıyor Cennet yolunu tutan, cennete, cehennem yolunu tutan cehenneme gider. Hiç bir kimse;
– Ya Rabbi, Sen bana cehennemi nasib etmişsin, Cennet nasib etseydin oraya giderdim diyemez. Hiç bir kimse de yarabbi beni cennetlik yaratmışsın ben saî gayret etmeseydim yine cennetliktim diyemez. Ancak iblis; ilmi ezeliyede benim nasıl olacağım sana malumdu. Benim alnıma böyle yazmışsın, başıma geldi. Benim kabahatim yok deyip suçu, kabahati Allah’a yüklemek istedi. Onun için cennetten kovuldu.
(Sahih-i Buhari, Tecrid-i Sarih, Cild 2, Hadîs No: 417)
Manâ’sı: “Esma bin-i Ebî Bekr (ra) ‘dan şöyle demiştir:
Nebiyyi,Ekrem (sav) efendimiz küsuf (Husuf, küsuf namazı derler, güneş ay tutulması veya başka harikûlade haller olursa cemaatle kılınır.) namazını kıldırdı idi. (şöyle ki) Kıyama durup kıyamı çok uzattı. Sonra rükûa varıp rükûa (çok uzattı). Sonra başını kaldırıp kavmeyi (çok) uzattı. Sonra yine rükûa varıp rükûu çok uzattı. Sonra başını kaldırdı. Sonra secdeye varıp sücudu çok uzattı. Sonra başını kaldırdı. Sonra (yine) secdeye varıp sücudu(çok) uzattı. Sonra ayağa kalkıp kıyamı uzattı. Sonra rükûa varip rükûu (çok) uzattı. Sonra başını kaldırıp kavmeyi (çok) uzattı. Sonra yine rükûa varıp rükuu çok uzattı. Sonra başını kaldırdı. Sonra secdeye varıp sücudu (çok) uzattı. Sonra namazdan çıktı. Resûlullah (sav) buyurdu ki:
– (İyi biliniz) Cennet bana yaklaştı, (yaklaştı) o kadar ki eğer cür’et edeydim, salkımlarından bir tanesini (alıp) size getirebilecektim. Cehennem de bana o kadar yaklaştı ki, “Ey Rabbim, ben de onlarla beraber miyim?” demeye başladım. (Orada bir de ne göreyim?) Bir kadını bir kedi tırmalayıp duruyor. “Buna ne oluyor” diye sordum. “(Bu kadın) bu kediyi ölünceye kadar hapsetti. Ne yiyeceğini verdi, ne de yeryüzündeki haşerattan nafakalansın diye salıverdi, dediler.”
(Sahih-i Buhari, Tecrid-i Sarih, Cild 4, Hadîs No: 617)
Manâ’sı: “Ebû Zerr (-il Gıffari) (ra)’den şöyle rivâyet edilmiştir. Ebû Zerr Hz. demiştir ki, Resûlullah (sav):
– Bana Rabbim tarafından (sefaretle, sefirlik, elçilik) gelen Cibril (bir kere daha) gelmiş ve:
“Ümmetimden her kim Allahu Teâlâ’ya hiç bir şeyi (Uluhiyette ve havass-ı rubûbiyette) ortak tanımayarak ölürse, o kimse cennete girer, diye haber verdi, buyurdu. Ben:
– (Yâ Resûlullah) o adam zina ettiği ve sirkat eylediği halde (yine cennete girer) mi? diye sordum. Resûl-i Ekrem:
– (Evet) zina ettiği ve sirkat eylediği halde de (cennet’e girer) diye cevap verdi” (Müslim, Ebû Dâvud; Neseî, Tirmizi Ebû Zer’den rivayet etmiştir.).
Cehennemde cezası miktarınca yanar yanar sonunda yine cennete girer demektir.
(Sahih-i Buhari, Tecrid-i Sarih, Cild 12, Hadîs No: 1918)
Manâ’sı: “Ebû Hüreyre (ra)’den şöyle dediği rivâyet olunmuştur. Resûlullah (sav)’den işittim ki:
– (Allah’ın kerem ve rahmeti olmadıkça) hiç bir kişiyi onun güzel işi ve ibadeti cennete koyamaz, buyurdu. Bunun üzerine Ashâb:
– Yâ Resûlullah! Sizi de mi koyamaz? diye sormuşlardı da Resûl-i Ekrem şöyle cevap verdi:
– Evet beni de Allah’ın fazlı ve rahmeti bürümedikçe yalnız ibadetim cennete koyamaz. Bu vechile Ashâb’ım! İş ve ibadetinizde (i’tidal ile (ortalama) hareket edip) ifrat (aşırı) ve tefritten (azı) sakınınız. Doğru yoldan gidip Allah’a yaklaşınız. Sakın sizin hiç biriniz (salih olsun, fâsık olsun) ölümü temenni etmesin! Çünkü o, hayır ve ihsan sahibi ise (yaşayıp) hayrını, ihsanını arttırması umulur. Eğer günahkâr bir kişi ise (yine yaşayıp günün birisinde) tevbe ederek Allah’ın rızasını dilemesi me’muldûr.”
Peygamberimiz (sav)’i bile ameli değil, Allahû Teâlâ’nın rahmeti cennete koyuyor.
Peygamberimiz (sav)’i “Rahmeten lil alemin” olarak gönderdiği halde.
Peygamberimiz (sav)’in sünnetine mevlidine, mûsafahasına salavatı şerifesine kıymet vermeyene Allahu Teâlâ’nın rahmeti olmasına imkân var mı? O kendini nasıl kurtaracak?
İfrattan ve tefritten sakının ifrat lüzumundan fazla değer vermek, ifratla sevmek. Her şeyin ölçüsü var. Tabiin olmayan evliyayı, tabiinden üstün görmek, tabiin olanı ashaptan üstün görmek. Ashaptan herhangi birini cihar-ı yarlardan üstün görmek. Cihar-ı yarları Peygamberimiz (sav)’den üstün görmek, Peygamberimiz(sav)’i Allahu Teâlâ’ya ortak koşmak (o da Allah’tır, küçük Allah’tır. Allah’ın ortağıdır) gibi sözlerin hepsi ifrattır. Peygamberimiz(sav)’den sizi bu ifrattan nehyederim. Tefrit aşağı ve küçük görmektir! Şimdi küçük görme değil Hz. Ebû Bekir (ra), Hz. Ömer(ra), Hz. Osman (ra)’a buğz ediyorlar, kötü söylüyorlar. Hz. Aişe (ra), Hz. Hafza (ra) validemize fahişedir diyorlar. Kendinin ailesine kızına birisi fahişedir dese ona kızar, döğüşür, bağırır, çağırır sözünü kabul etmez. Şimdi en sofu dediğimiz adamların toplumun içinde Hz. Ebû Bekir (ra), Hz. Ömer (ra), Hz. Osman (ra), Hz. Hafza (ra), Hz. Aişe (ra)’ye tefrit yapıyorlar. Hz. Ali (ra)’ye de Peygamberimiz (sav)’in denginde, daha üstün görüp ifrat yapıyorlar. Her ikisini de Peygamberimiz (sav) şiddetle men ediyor. Ömür boyu devamlı faizci, şarapcı, ona rey verenler der; ama bu saydığımız ifratı tefriti yapanları çok iyi görür. Bazı dini gazetelerde; İran askerlerini, Humeyni’nin resimlerini gösterir İslamın zaferi der. Onların hemen hepsinde hem ifrat hem de tefrit var. Onları normal sayar, iyi görür. Bu taraftan da şarabçı, faizci ona rey verenler der. Şarap, faiz amel noksanlığına girer.
Bu dediğimiz, ifrat, tefrit, iman noksanlığına girer. Amel noksanlığını söyler. İtikad noksanlığı olanlara da göz yumar. Hz. Ömer (ra)’e Peygamberimiz (sav): Beni canından da ziyade sevmedikten sonra imanın kemal bulmuş olmaz, diyor. Peygamberimiz (sav)’in ailelerinin hakkında âyet inmiştir (Sûre-i Tahrim, Âyet 1-5.). Hz. Aişe (ra)’nın sıddika doğru sağlam olduğuna dair Allahu Teâlâ överek 9 âyet indiriyor (Sûre-i Nur, Âyet 11-20.).
Bunlar da onlara fahişedir, diyor. İyi dikkat et! Onu Peygamberimiz (sav)’i canından fazla sevmezsen imanın kemal bulmaz diye Peygamberimiz (sav) söylüyor. Sorulsa ben de canımdan ziyade severim diyorsun. Canımdan ziyade severim dediğin Peygamberimiz (sav)’in ailesine fahişe, dört sevgili cihar-ı yarına ifrat, tefrit yapanlara, hiç bir şey söyleme. Karşı çıkma ve onları gazetelerde öv. Buna da İslamın zaferi de; hakiki müslüman gibi görün. Bir hadis-i şerifte: Bir müslümanın malını kendi malından, canını, kendi canından, namusunu kendi namusundan fazla kayırmazsan, tam müslüman olamazsın. Hz. Aişe’nin namusuna ve dört cihar-ı yarına dil uzatanlara seslenme onları da öv. Sen de onlara, “Çarşafı giydirdi, şarabı yasakladı, hakiki müslümandır” de…
Askerlikte her kumandanın değeri, kumandanlığı kadar kumandan olarak görülür. Her biri kumandanı büyük kumandandan büyük görmek, o büyüğü küçültmek olur. Bundan da kesinlikle nehyediyor.
Yine bir hadis-i şerifte;
Peygamberimiz (sav): Sizin toprak altında bin sene yatmanızdan bir “Lâ ilâhe illallah” veya şehadet kelimesi getirmeniz, Allah yanında daha makbûldür.
(Sahih-i Buhari, Tecrid-i Sarih, Cild 12, Hadîs No: 2036)
Manâ’sı: “Abdullah İbn-i Mes’ûd (ra)’dan rivâyete göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:
(Ashâbım!) Cennet sizin her birinize nalınının tasmasından daha yakındır; cehennem de bunun gibi (yakın) dır. (Tâ’at cennete ma’siyet cehenneme yaklaştırır)”
Tasma dediği; köpeklerin boynuna takılana denir. Tok takarlar tazıların tavşanı boğarken boyunlarında tok olur. Boynuna geçirir. Nalını giyince de ayağının üstüne geçen kayıştır.
(Sahih-i Buhari, Tecrid-i Sarih, Cild 12, Hadîs No: 2052)
Manâ’sı: “Ebû Sa’id Hudri (ra)’da rivâyete göre, Resûlullah (sav) şöyle demiştir. Allah Tebareke ve Teâlâ ehl-i cennete:
– Ey ehl-i cennet! diye hitab eder. Onlar da:
– Ey Rabbimiz! Ferman buyurunuz, emrinizi ifaya her zaman hazırız ve ubûdiyyette daimiz, derler. Cenab-ı Hak:
– Nasıl, şu halinizden razı mısınız? buyurur.
– Rabbimiz! Nasıl razı olmayalım. Sen bize hiç bir kimseye vermediğin bunca nimetleri ihsan buyurdun.
– Size ben bunlardan daha şerefli bir nimet vereceğim.
– Rabbımız, bu nimetlerden daha kıymetli nasıl bir nimet olabilir ki?
– Sizden razı ve hoşnut olmaklığımın şerefi size layık kılındı. Artık bundan böyle ebedî size darılmayacağım.”
(Sahih-i Müslim, Cild 8, Hadis No: 9 (2929); Sünen-i Tirmizi, Cild 4, Hadis No: 2680.)
Allahu Teâlâ bu hadîs-i kudsisinde sizden razıyım. Bundan sonra size ebedi darılmayacağım, diyor. Yani insanın aklına bir şey gelir. Adem ve Havva anamız cennette idi. Allah’ın gadabına uğradı. İnsan da onlar gibi cennette iken Allah’ın gadabına uğrayacak bir şey yapar mıyım acaba düşüncesi ile insan tereddüte kapılmaması için Allahu Teâlâ cennet ehline darılmayacağına, diğer bir âyette de cennetin ebedi olacağına her ikisine de garanti veriyor. Allahu Teâlâ’nın gadabına uğramazsa cennetin sonu olmazsa ebedi olursa bundan daha üstünü olmaz.
(Sünen-i Tirmizi, Cild 4, Hadîs No: 2654)
Manâ’sı: “Abdullah İbn-i Mes’ûd (ra) den rivâyet edilmiştir; Resullullah (sav) buyurdu ki:
– Cennet ehlinin kadınlarından bir kadının baldırının beyazlığı, yetmiş kat cennet elbiseninin ardından görünür ve hatta onun iliği dahi görünür. Çünkü Allahu Teâlâ:
“O kadınlar adeta yakut ve mercan gibidirler (Sûre-i Rahman, Âyet 58.)” buyurmaktadır. Yakuta gelince bu bir taştır ki, onun içine bir tel sokup sonra onu durulasan, taşın ardından o teli görürsün.” [Ramuz’ul Ehadis,Hadîs-i Şerif, No: 4174, 1462, 1362; İmam-ı Şa’rânî, Ölüm-Kıyâmet-Âhiret, Hadis No: 581-582, sayfa 329.]
Cennette kadınlar yakut ve mercan gibidirler. Onların üzerinden yetmiş kat elbise giyilse baldırının beyazlığı görünür, hatta iliği dahi görünür. Yakutun içini delsen bir tel soksan kendi taş olduğu halde içindeki tel onun gibi görülür. Demek ki o yetmiş kat elbise giyse o elbiselerde yakuttandır. Bu dünyada camdan elbise vardır. İçi görülür, ama yumuşak değil. Bu hem yakut gibi içi görünür, cam gibi değil yumuşak elbisedir. Camın öbür tarafı görülür. Serttir. Yakutun öbür tarafı görülür. Taştır ama bu hem yakuta, hem cama, hem de ipekli elbiseye benzeyen elbise gibi yumuşak cam gibi öbür tarafı görünür. Yakut gibi kıymetli hem de içi görünür. Bacağın da et var etin içi görülmez. Orda o da görülüyor. Demek ki kendinin vücut yapısı da öyledir. Bilâl Babam da:
– Mürit ilk defa şeyhte fani olur. Sonra Resûlullah’ta fani olur. Sonra Hak’ta fani olur. Şeyhte fani kendi kendini kaybeder. Kendi yok şeyhi var. İkinci Resûlullah’ta fani: Resûlullah’ın vücudundan başka birşey görmez. Pembe camın üzerine güneş vurmuş gibi nurlu, çok beyaz yumurtanın üzerinde çukurlar gibi yüzünde az çukurlar var. O kadar feyizli o kadar aşklıdır, onu gören aşığın tahammülü kalmaz. Peygamberimiz (sav)’in bu tarafından bakınca öbür tarafı görünecek gibi gayet nurlu olarak görür.
Bu hadîste de cennette aynı görür diyor. Peygamberimiz(sav)’in maneviyatı ve hayatı tayyibeye yetişen insan o hayatı bu dünyada bulur. Odada oturtuğu yerde birkaç tane olup, hem oturan kendi, hem giden kendisidir. Şeyh Abdülkadir Geylani Hz.leri ramazan günü akşam iftarına yetmiş yere söz verdi. Hepsinde de iftar etti. Ayrıca evinde de yedi. Esas hakikisinin hangisi olduğunu bilemediler. Veysel Karani Hz. de “sıffın” harbinde şehid düşünce üç ayrı yere biz götüreceğiz, dediler. Üç tabut yaptırdılar, yanyana koydular. Her gelen grup kendi tabutunun içinde görüp ayrı ayrı Yemen’e, Sıffin’e, Siirt’e üç yere defnettiler. Üçü de kendisidir. Allahu Teâlâ’nın işidir. Bu gibi şeyleri fazla inceleyip fazla düşünmeye gelmez. Allahu Teâlâ yapar mı, yapar! Allah herşeye kadirdir. Beyazıd-ı Bestami’nin yüz tane olduğunu, karısının hangisinin önüne yemek koyacağını şaşırdığını, kendine sorunca:
– Eyy… Zavallı! Sen beni bu zamana kadar bir tane mi sanıyordun. Peygamberimiz (sav) hem bu dünyada bu alemde oturur, vaaz eder. Ayet, hadîs söyler. Milleti eğitir, hem de başka alemde onların müşkillerini halleder. Yüzlerce binlerce alemde bir anda olur. Hakka vasıl olunca akıl yetmez. Allahu Teâlâ birdir. Her yerde hazırdır. Çağırdığın yerde ordadır. En dar en ufak bir deliğin içinde de, en geniş en bol yerde de aynıdır. İşte evliyaullah’ta Kaygısız Hz. leri kasidesinde demiş ki:
Hakk zatıyla sıfatıyla
Tecellî eyledi anda
Varlığı hak varlığıdır.
Emri sübhan elindedir, diyor.

(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerif, No: 4751)
Manâ’sı: “Cennete giren herhangi bir kulun başı ve ayakları ucunda ikişer huri durup cin ve insanların duyduğu en güzel bir sesle türkü söyleyecekler, lakin o, şeytanın çalgısı değildir. Allah’ın tahmidini ve takdisini dile getiren bir şeydir O.”
(Sünen-i Tirmizi, Cild 4, Hadîs No: 2687)
Manâ’sı: “Ebû Said El-Hudri (ra)’den rivâyet edilmiştir, dedi ki Resûlullah (sav) şöyle buyurdu:
Derece bakımından cennet ehlinin ednâsı (en aşağı mertebe olanı) şol kimsedir ki, onun seksen bin hizmetçisi ve yetmiş iki karısı vardır” (Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerif, No: 6313.).
Kendisi için Câbiye (Şam’ın eski kasabalarından biri) ile San’a (bugün Yemen Arap Cumhuriyeti’nin Başkenti’dir.) arasındaki mesafe kadar inci, zeberced ve yakuttan bir kubbe dikilecektir.
Aynı senedle Peygamberimiz (sav)’in şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir. “Cennet ehlinde küçük veya büyük (yaşta) bütün ölenler, cennette otuz yaşın çocukları olarak çevrilecekler ve onların yaşları otuzun üstüne asla çıkmayacaktır. Cehennem ehli de böyledir.
Aynı isnad (sened) ile Peygamberimiz (sav)’den şöyle buyurduğu, rivâyet edilmiştir.
“Onların (cennet ehlinin) başlarında taçlar vardır ve bu taçların incilerden ednası (en değersizi) doğu ile batı arasını muhakkak surette aydınlatır.”
Cennet ve cehennemde ihtiyar, genç, dünyada çocukken ölenler otuz yaşından aşağıda olmayacak fazla da olmayacak. Bu dünyada cevahirin bir çeşidi hemen hemen hiç bulunmaz. diyecek kadar çok azdır. O cevahir lüks gibi gece her tarafı ışıtır. Cennetteki güneşten daha fazla ışıtır. Cennetteki ile bu dünyadaki birbirinin karşılığıdır. Allahu Teâlâ ayette “Her şeyi çift yarattım” (Sûre-i Zariyat, Âyet 48.) diye buyuruyor. Biz birşeyi tek görüyorsak karşılığındakini bulamadığımızdan, bilemediğimizdendir.
(Sünen-i Tirmizi, Cild 4, Hadîs No: 2689)
Manâ’sı: “Ali (kv)’den rivâyet edilmiştir. Dedi ki: Resûlullah (sav) şöyle buyurdu:
– Cennette cennet kızlarının bir toplantı yeri vardır. Bütün yaratıkların benzerini işitmedikleri bir takım sesler yükseltirler ve derler ki: “Biz ebedi kalanlarız, yok olmayacağız. Biz refah içinde yüzenleriz, güçlük görmeyeceğiz. Biz memnun olanlarız. Öfkelenmeyeceğiz. Ne mutlu o kişiye ki, o bizimdir ve biz de onunuz.” (Ramuz’ul Ehadisd, Hadîs-i Şerif, No: 6314.)
(Sahih-i Buhari, Tecrid-i Sarih, Cild 9, Hadîs No: 1344)
Manâ’sı: “Sehl ibn-i Sa’d (ra)’dan rivâyete göre Nebi (sav) şöyle buyurmuştur:
Muhakkak ki, ümmetimden yetmiş bin yahut yedi yüz bin (kişi veya zümre hesap ve ikab görmek sizin ilk defa olarak cennete) girecektir. Bu ilk zümrenin sondakileri cennete girinceye kadar öndekileri girmeyecektir (ve bir saf halinde hepsi def’aten gireceklerdir.) Bunların yüzleri, bedir gecesinde (sanki) ayın (nûrânî) çehresidir. Her bin kişinin maiyeti olan yetmiş bin kişi de cennete ikinci zümre olarak milyarlar halinde girecektir.” [Sahih-i Müslim, Cild 1/197; İbn-i Mâce, Cild 2/1433; İmam-ı Şa’rânî, Ölüm-Kıyâmet-Âhiret, Hadis No: 379-380, 532; Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerif, No: 5720, 6306.]
Peygamberimiz (sav) buyuruyor. ümmetimden yetmiş bin veya yediyüz bin kişi hesapsız, sualsiz cennete girer. Her birisi cehenneme müstehak olmuş, cehennemlik olandan yetmiş bin kişiyi kurtarır, beraberinde cennete götürür. O yetmiş bin veya yediyüz bin kişi olan kimselere hesap, sorgu, sual olmaz diyor. Her adam yetmiş bin kişiyi kurtarır. Bunların da sayısı yetmiş bin olunca yetmiş binle yetmiş bini çarpmak lazım. Dört milyor dokuz yüz milyon olur. Dört milyar dokuz yüz milyon sadece yetmiş bin kişinin cehennemden kurtardığıdır.
(Sahih-i Buhari, Tecrid-i Sarih, Cild 9, Hadîs No: 1348)
Manâ’sı: “Ebû Saîd-i Hudri (ra)’den rivâyet olunduğuna göre Nebi (sav):
– Ehl-i cennet, cennette kendilerinden yükseklerdeki (ehl-i guref) denilen bir takım köşklerin sahiplerini (aralarındaki mesafe farkından dolayı) güçlükle görebilirler. Nasıl ki, (gündüz) şark ve garb ufkunda ziyade kalan parlak yıldızı aradaki mesafe uzunluğundan dolayı dikkatle bakanlar seçebilir! Buyurmuş Ashâb:
– Yâ Resûlullah o âli köşkler enbiyâ menzilleri midir? Başkaları oralara erişemez mi? diye sordular.
Resûlullah (sav):
– Evet o köşkler enbiya menzilleridir. Fakat (Allah başkalarına da ihsan edebilir) hayatım yed’i kudretinde bulunan Allah’a yemin ederim ki (Enbiyadan başkaları) o erlerdir ki onlar Allah’a iman ve peygamberleri tasdik etmişlerdir, buyurdu”
[Sahih-i Müslim, Cild 8, Hadîs No: 10 (2830), 11 (2831), Hadîs-i Şerif, No: 2762; İmam-ı Şa’rânî, Ölüm-Kıyâmet-Âhiret, Hadis No: 545, sayfa 320.].
Allah’a iman etmişler, Peygamberleri tasdik etmişler, hepsini sevmişler. Peygamberimiz (sav)’i sevdiklerinin nişanesi olarak o farzları, sünnetleri, nafileleri, namaz olarak kılarlar. Oruç olarak onun tuttuğu oruca benzetmeye çalışır. Farz orucu, kaza orucu, nafile orucu, tutar. Peygamberimiz (sav)’in bunları nasıl yaptığını kitabımızda açıklamıştık. Hz. ömer (ra) Hz.’nin bile Peygamberimiz (sav)’i sevmesini Veysel Karani Hz.leri kabul etmiyor. Kendi sevdiğini otuz iki dişini çektirmekle tasdik ettiğini kitabımızda yazmıştık, öyle tasdik etmesi lazım.
(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerif, No: 1647)
Manâ’sı: “Cennette bir derece vardır ki, oraya ancak üç zümre nail olacaktır. Adil hükümdar, akraba ziyaretçisi, sabırlı ve çocuklarına yaptığı harcamaları başlarına kakmayan hane reisi.”
(Sünen-i Tirmizi, Cild 4, Hadîs No: 2647)
Manâ’sı: “Ali (kv)’den rivâyet edilmiştir, dedi ki:
Resûlullah (sav) şöyle buyurdu:
– Cennette bir takım köşkler vardır ki, dışları içlerinden ve içleri dışlarından görünür. Bunun üzerine bir arabi Resûl-i Ekrem’e kalkarak:
– Ey Allah’ın Peygamberi! dedi. O köşkler kimler içindir. Resûl-i Ekrem buyurdu ki:
– O köşkler; tatlı söz söyleyen, yemek yediren, oruca devam eden ve insanlar uykuda iken geceleyin namaz kılanlar içindir.”
[İmam-ı Şa’rânî, Ölüm-Kıyâmet-Âhiret, Hadis No: 549, sayfa 322; Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerif, No: 1653.]
(İmam Şa’rânî, “Ölüm-Kıyâmet-Âhiret”, Sayfa 323, Hadîs No: 555)
“Allah’ın resûlü:
– Muhakkak ki, cennet saraylarından bir sarayın içinde yetmiş menzil bulunur. Her menzilde, içerisine girilmek üzere yetmiş kapı, her kapının da diğerinden girmekte olan kokudan başka cennet kokularından koku girer dedi ve işte bu da yüce Allah’ın:
– Artık onlar için, yapmakta olduklarına karşılık olarak gözlerin aydın olacağı nimetlerden neler gizlenmiş olduğunu hiçbir kimse bilemez, sözünün manasıdır”, buyurdu.
, (İmam Şa’rânî, “Ölüm-Kıyâmet-Âhiret”, Sayfa 320, Hadîs No: 544)


Bu Bir Karoglan Makelesi

Karoglan Raşit Tunca
Schrems, 21.07.2023