Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.) Allah’ın Dostunun Dostu

Allah’ın Dostunun Dostu:
Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.)


Lât, Menat ve Uzza’nın gölgelerinin kendilerinden daha büyük olduğu zamanlardı…
Güneşin yaktığı ama aydınlatmadığı zamanlardı…
Muhammedü’l-Emîn’e göklerden haberlerin gelmeye başladığı zamanlardı…
Kimsenin ona inanmadığı, onun sadık bir dosta her şeyden çok ihtiyacının olduğu zamanlardı…
Hal böyleyken, herkes onu yalanlarken, biri tereddüt etmeden ona inandı, iman etti. Peygamber’in (s.a.v.) getirdiği her şey baş göz üstüne dedi, kabul etti. Şeksiz, şüphesiz bir kabullenişti onunki; katıksız, saf bir imanın eseriydi. O, elçisinin Rabbinden vahiy aldığına iman etmişti, bir gecede Mescid-i Aksa’ya gitmek neydi ki? İmanını sınarcasına bütün gözler üzerine kilitlendiği vakit, cevabıyla sadakat timsali bir dost olduğunu bir kez daha ispat etti. Kim ne derse desin, o söylüyorsa doğru idi. Gösterdiği bu sadakat ile onun namı, adının önüne geçti ve Peygamber’in (s.a.v.) çok samimi, çok sadık dostu, “Ebû Bekir es-Sıddîk” olarak bilindi.
Hz. Ebû Bekir, sevincini Peygamberinin sevincine kattı, hüznünü hüznüne. Nebî’nin (s.a.v.) belini büken yükü onun da yükü; derdi onun da derdi idi. Aynı yolda yoldaş, aynı halde haldeş idiler. Öyle ki Allah’ın kendisini dost edindiği Resûlü, ümmetinden dost edinecek olsa, malıyla da arkadaşlığıyla da insanların en cömerdi olan Hz. Ebû Bekir’i edineceğini söylemişti. (Buhârî, Fedâil, 2; Müslim, Mesâcid, 23) Peygamber’in dostu, sadece canını değil, malını da bu yolda ortaya koydu. Zalim efendilerinin türlü cefaları altında inleyen Müslümanlar, onun sayesinde özgürlüklerine kavuştu. Bilâl’e, Hamâme’ye, Âmir b. Füheyre’ye, İslam’ın henüz başında bu yola gönül veren samimi Müslümanlara yeni bir hayat sundu. İnfak konusunda kendisiyle yarışan Hz. Ömer’i hüsrana uğratacak kadar eli açık idi. Bir defasında, servetinin tamamını infak ederek, Resûlullah’ın ailene ne bıraktın sorusuna “Allah ve Resûlü’nü” cevabını vermiş ve bu cevabıyla Hz. Ömer’i geride bırakmıştı. (Ebû Davud, Zekât, 4)
Sadece cömertlik mi? Sadakat, samimiyet, fedakârlık, tevazu, takva… Her bir güzel vasıf, onun şahsında kendine bir yer bulmuştu. Her güzel amelin öznesi o idi. Failini arayan her hayırlı fiilin yolu ona çıkıyordu. Peygamber’in (s.a.v.) “Kim?” diye sorup da olumlu cevap aradığı her soruya, o cevap veriyordu: “Ben!..” Bir defasında Allah Resûlü ashabına “Bugün sizden kim oruçlu olarak sabahladı?” diye sordu. Cevabı veren o idi: “Ben!” Hz. Peygamber, “Bugün sizden kim bir cenazenin arkasından gitti?” dedi. Yine aynı ses: “Ben!” Hz. Peygamber (s.a.v.), “Bugün sizden kim bir fakiri doyurdu?” diye sordu. Cevap yine ondan geldi: “Ben!” Hz. Peygamber (s.a.v.), “Peki, bugün sizden hanginiz bir hastayı ziyaret etti?” dedi. Yine fail Ebû Bekir idi, “Ben!” dedi. Ve bunun üzerine Allah Resûlü, dostunu şu sözlerle müjdeledi: “Bu hasletler kimde bulunursa o, mutlaka cennete girer.” (Müslim, Fedâilü’s-sahâbe, 12)
Sadık dostun adımları hep Peygamberini izledi. Sıcak bir öğle vakti kapısı çalındığında anladı ki Mekke’den Medine’ye kutlu yolculukta Nebî’ye yol arkadaşlığı edecekti. Yola revan olduklarında, bütün gece Peygamberi ile yürüyen o idi. Gündüz olup karşılarına kocaman bir kaya çıktığında, Nebî ile birlikte onun gölgesine sığınıp serinleyen o idi. Peygamberini dinlenmesi için ikna edip, bu sırada oradaki bir çobandan biraz süt isteyen, sütü soğutmak için kırbasındaki su ile karıştıran, ikram etmek için Peygamberini uyandırmaya kıyamayıp da başucunda uyanmasını bekleyen o idi. Korku içerisinde, “Yâ Resûlallah, yakalandık!” dediğinde, Peygamber’in (s.a.v.) “Üzülme, Allah bizimle!” diyerek cesaret verdiği o idi. (Buhârî, Lukata, 12; Müslim, Zühd, 75) Miraçta Peygamberinden sadakatini esirgemeyen Ebû Bekir es-Sıddîk, hicrette de onun can yoldaşı, mağara arkadaşı, yâr-ı gâr’ı idi.
Hicrette, Bedir’de, Uhud’da, Hendek’te her anında Peygamberin vefalı dostu hep o idi. Vefatının yaklaştığı zamanlarda Allah Resûlü, “Allah bir kulu dünya ile kendi katındakiler arasında muhayyer kıldı ve kul, Allah katındakileri tercih etti.” dediğinde, orada bulunanlardan sadece Hz. Ebû Bekir ayrılık vaktinin yaklaştığını anlamış ve gözyaşlarına hâkim olamamıştı. (Buhârî, Fedâil, 3) Nebî (s.a.v.), son zamanlarını yaşarken, kendisinin yerine ashabına namaz kıldırması için onun adını vermiş, mihrabını ona emanet etmişti. Hz. Peygamber’in makamını emanet almak… Onun yerine geçip namaz kıldırmak… Bu son vazife, ancak hayatının her anında Peygamberin (s.a.v.) en yakınında olan can dostuna, Ebû Bekir es-Sıddîk’a nasip olabilirdi…


Kaynak :

Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)
Rukiye AYDOĞDU DEMİR