Ruh nedir? - Ruh Hakkında Bilgiler

    This site uses cookies. By continuing to browse this site, you are agreeing to our Cookie Policy.

    • Ruh nedir? - Ruh Hakkında Bilgiler



      Ruh nedir? - Ruh Hakkında Bilgiler

      Ruh için şu tanımlar yapılır:

      “Can. Canlılık. Nefes. Cebrail (as.)...”

      “Bir kanun-u zîvücud-u haricî, yani hariçte müstakil bir varlığı bulunan bir kanun."

      “Emir âleminden olup, beden ülkesini idare etmesi için kendisine müstakil bir varlık verilen bir kanun. Bedenden ayrılınca da varlığını devam ettirebilen lâtif bir cisim.”

      Bazı insanlar Peygamber Efendimize ruhu sordular. Cevap vermeyip, vahyi bekledi. Gelen ayet gayet netti: “o, rabbimin emrindendir, de.” Ruhun varlığı tasdik ediliyor, fakat mahiyeti açıklanmıyordu. Çünkü, muhatapların söyleneni anlamasına imkân yoktu. Akıl, “emir aleminden” olan bir varlığı kavrayacak kapasitede değildi.

      “Emir alemi” ölçüden, tartıdan, şekilden, renkten uzak varlıkların dünyasıdır. Maddeler için söylenen uzun, kısa, mavi, sarı, yuvarlak, düz, ağır, hafif gibi kelimelerin o alemde karşılığı yoktur. Ölçülere mahkum akıllar, ölçülemeyeni nasıl anlasın?

      Ancak o, mantık ölçüsüyle her eserin bir ustaya delalet ettiğini bilir. Böylece kâinat denilen o muhteşem eserden hareketle yaratanı tanır. Yine o, öznesiz fiil olamayacağını kabul eder. Bu yolla, bedeni harika bir tarzda idare eden, fakat göz ile görülemeyen bir özün, yani ruhun varlığını tasdik eder. Zaten kendinden beklenen de budur.

      Hadiste “Kendini bilen rabbini bilir.” buyruluyor. Bir büyük mütefekkirimiz de, “Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku...” diyor. Şu halde, insanın kendini tanımaya çalışması şart. Kendimizden giderek ona ulaşacağız!

      - Ruh hakkında neler biliyoruz?

      Ruhun kendisini bilemiyoruz. Ancak bazı özelliklerinden söz edebiliriz. Beden, anne karnında belli bir olgunluğa erişince, ruh verilir.

      Bedenin sultanı olan ruh, nurani, şuurlu, diri ve harici vücut sahibi bir varlıktır. Sonradan yaratılmıştır, ama ebedidir. Birdir, bölünmez, parçalara ayrılmaz. Tesirleriyle bedenin her yerinde bulunur, fakat mekânı yoktur. Bedenin içinde olmadığı gibi, dışında da değildir. Ona ne uzaktır, ne de yakın. Bütün işleri aynı anda idare eder, bir iş diğerine mani olmaz. O, tabiattaki kanunlara benzer. Eğer kanun şuurlu olsaydı ve harici vücut giyseydi ruh özelliği kazanırdı. Ruh, kendisinin ve diğer varlıkların farkındadır.

      Ruh, sahip olduğu maddi ve manevi cihazlarıyla işler yapar. Şuuruyla fark eder, aklıyla anlar, vicdanıyla tartar, karar verir, hayaliyle planlar yapar, hafızasıyla bilgi depolar, kalbiyle sever. Onun sayılamayacak kadar çok kabiliyeti vardır. Bunların bir kısmı da maddi uzuvlarla ortaya çıkar. Ruh, eliyle tutar, gözüyle görür, kulağıyla işitir, ayağıyla yürür... Bedende bulunduğu sürece bedene muhtaçtır. Faaliyetleri bedenle sınırlıdır. Beden ile ruh, ampul ile elektrik gibidir. Ampul kırılınca elektrik yok olmuyor ve var olmaya devam ediyor. Biz onu görmesek de inanıyoruz ki, elektrik hâlâ mevcuttur. Aynen bunun gibi, insan ölmekle ruh vücuttan çıkıyor. Fakat var olmaya devam ediyor. Cenab-ı Allah ruha münasip daha güzel bir elbise giydirerek, kabir aleminde yaşamını devam ettiriyor.

      Dostlarımız soruyorlar, “Ruh nasıl bir şey?” diye. “Bilmiyorum”, diyor ve devam ediyorum: böyle demekle sorunuzun gerçek cevabını vermiş oluyorum.

      Mahiyeti bilinmezler hakkında en ileri ilim, “bilmiyorum,” kelimesinde ifadesini bulur. Böyle demeyip de onun hakkında bir takım tahminlerde bulunsam, “uzundur veya kısadır”, desem, “bedenin şurasında veya burasındadır”, “şu veya bu renktedir”, gibi lâflar etsem aldanmış ve aldatmış olurum. Çünkü ruh, beden cinsinden değil. Biri hane ise diğeri misafir, biri tezgâh ise beriki usta.

      Ne bir evin bölmeleri, insanın organlarına benzer, ne de tezgâhın aksamı ustanın azalarına.

      Beden ve kâinat... Her ikisi de kesif ve maddî. Ruh ise lâtif ve nurânî. O halde ne beden, ne de şu âlem bize ruhun mahiyeti hakkında bir bilgi verir. Onlara dayanarak yapacağımız bütün tahminler yanıltıcı olmaya mahkûm... Toprağa bakıp yerçekimi hakkında tahminler yürütmek gibi bir şey.

      Nur Külliyatı'nda, ruhun bekası ifade edilirken şöyle buyrulur:

      “Ruh ise tahrib ve inhilâle maruz değil. Çünki: basittir, vahdeti var.”

      Buradaki “basit” kelimesi, terkip olmama demektir. Gerçekten de insanın ruh dünyası ayrı bir âlem. Terkip değil, fakat nelere sahip değil ki!.. Ama, bu çokluk onun vahdetini, birliğini bozmuyor. Ondaki akıl, hafıza, duygular ve his dünyası ne bedenin organlarına benziyor, ne de kimyevî bir bileşimin unsurlarına... Bunların müstakil bir şahsiyetleri yok. Tek başına bir akıl, yalnız kalmış bir irade, sahipsiz bir hafıza düşünebiliyor muyuz?

      Ruhun bu harika yaratılışı insan için büyük bir irşat kapısı... İnsan bu sayede, Cenâb-ı Hakk’ın kudsî sıfatlarının, zâtından ayrı düşünülemeyeceği hakikatine bir derece bakabilir.

      - Ruh beyinden mi ibarettir?

      İnsan, ilim sahibidir. Hem kendini, hem de diğer varlıkları bilir. Üstelik bildiğini de bilir. Bilgisi bilinçlidir. Bilgisayar disketinden farklıdır. Bir diskete de birçok bilgileri kaydetmek mümkündür, ama o disket kendisinde bulunan bilgilerin farkında değildir. Öğrenmek için herhangi bir arzusu da yoktur. İlmi istemek ve öğrenmeye çalışmak ise, maddenin özelliklerinden değildir.

      İlimden mahrum atomlar, ne kadar mükemmel bir şekilde bir araya gelmiş olurlarsa olsunlar, ilim sıfatını kazanamazlar. Beyin de bu ilimsiz ve şuursuz atomlardan meydana gelmiştir. Bilgileri aktarır ve kaydeder, ama bu işi şuursuzca yapar. Bilgisayar disketinden farkı yoktur. O, ruh adlı varlığın emirlerini yerine getiren bir alettir sadece.

      “İrade” gerçeği ise, başlı başına bir harikadır. Seçmek, karar vermek, ayırmak, istemek, reddetmek, bilgisiz bir et yığınının yapacağı işler değildir. En mükemmel uzuv olan beynin, irade sahibi olduğunu iddia eden adam gülünç olur. O, irade etmez, sadece ruhun istediğini yapar.

      Milyarlarca hücreden yaratılan beyin, akılları hayrette bırakacak kadar harikulade bir bilgisayardır. Fakat her bilgisayar gibi, onu birinin programlaması gerekir. Beyin, ruhun ürettiği paket programları uygulamak, bedenin diğer parçalarına iletmek için kurulmuş bir santrale benzer. Yeni yollar, başka imkanlar, farklı işler peşinde koşacak iradeye sahip değildir.

      Ona, “Ben bir bilgisayarım.” dedirtebiliriz. Fakat bu deyiş, teybin ses vermesi gibidir. Hiçbir bilgisayar kendini aşamadığı gibi, beyin de kendini aşamaz, ancak belli bir program dahilinde faaliyet yapar.

      Beyin denilen o harika cihaz, ruhu inkara değil, yaratanı kabule götürür. Basit bir hesap makinesinin bile ustasız olamayacağını bilirken, beynin sonsuz ilim ve irade sahibi bir ustası olduğunu nasıl inkâr edebiliriz?

      - Ruh ile beden arasındaki ilgi nasıldır?

      Kaba, sert bir ağacın, narin ve nazik bir meyve vermesi gibi, bu haşmetli ve cansız âlemden kendisine pek de benzemeyen bir varlık süzülmüş: insan... Güneş yakarken o yanmış, rüzgâr eserken o nefes almış, ırmaklar akarken o kanmış, toprak mahsul verirken o tüketmiş.. Ağacı cansız iken o canlı olmuş, âlem görüp işitmezken o görücü ve işitici kılınmış...

      Artık bu üstün meyve, kâinat ağacının gözü kulağı kesilmiş. Bu şerefli rütbe ile birlikte büyük de bir mesuliyet yüklenmiş. O, neye hizmet etmişse, kâinat da mânen o işin peşine düşmüş; o neye kulak vermişse âlem onu dinlemiş ve o neye bakmışsa bütün hizmetçiler de onu seyre koyulmuşlar...

      İşte bu insan meyvesinin şu görünen beden hanesinin ötesinde, şu âlemi memnun yahut mahzun eden bir efendi mevcut. Elini dilediği meyveye uzatabiliyor. Gözlerini arzu ettiği istikamete dikiyor. Ayaklarını keyfince hareket ettirebiliyor. İşte bütün bir kâinat ve top yekûn insan bedeni o efendi için yapılıp çatılmış. Renkler âlemi onun gözü önünde hazır. Tatlar âlemi onun diline arz edilmekte. İlim ve hikmet âlemi onun aklına bakıyor.

      Bu beden ve şu kâinat, o ruhun önünde iki sahife gibi. Dilerse bedeni okur, isterse kâinatı... Beden ve kâinat, bir başka cihetle de o ruhun önünde iki sofra. Her ikisinden de istifade ediyor. Her ikisini de seviyor; her ikisi için de hâlik’ına şükrediyor.

      Ruhun önünde nice düşündürücü levhalar, nice ibret sahneleri ve hayret tabloları mevcut. Kâinatı temaşa, bedeni tefekkür, kâinatla beden arasındaki mükemmel münasebete nazar, beden ile ruh arasındaki akıl almaz ilgiye hayret ve bu sonuncusunu vesile ederek gayb âlemi ile şu görünen âlem arasındaki ulvî rabıtalara iman...

      Bir de ruhun kendi mahiyetini bilmedeki aczi var ki, bu acz, nice hakikatlere pencereler açıyor... Her biri diğerinden güzel olan bu mevzulardan sadece bir ikisine kısaca işaret edelim:

      Ruhla beden arasındaki ilgi, gerçekten, çok mükemmel. Beden hizmetçi, ruh ise efendi. Hizmetçi efendiye tâbi. Gözden akan yaş, üzüntüden haber veriyor. Üzülen ne göz, ne de onun takılı olduğu beden makinesi. Zira bedenin kederle bir alâkası yok. Ruhtaki teessür, gözden yaş olarak dökülmede.

      Ters yöne giden bir arkadaşımıza, b diye sesleniriz. Bu seslenişte muhatabımız, ne onun kulak zarı, ne de ayaklarıdır. Kulak sadece bir ahizedir, ayaklar ise doğru yahut yanlış yoldan anlamazlar.

      Bedenin ruh namına hareket etmesi, gayb âleminin şu şehadet âlemine hâkimiyetini temsil etmede. Ayaklar diledikleri yöne gitmedikleri gibi, şu dünya da kendi keyfince dönmüyor. Göz, kendi arzusuyla bakmadığı gibi, güneş de ışığını kendi iradesiyle vermiyor.

      Beden şu âlemdeki birçok hâdisenin tesirinde kalır. Ama ruhun bedene tesiri bunların hepsinin üstünde. Aşırı soğuk da sinir sistemi üzerinde olumsuz tesir yapar; ama bu tesir hiçbir zaman bir ihanetin, bir zulmün, bir vefasızlığın tesiriyle kıyaslanamaz. Bazı gıdalar da tansiyonu yükseltici tesire sahip; lâkin bu yükseltme, üzüntünün, heyecanın tesirleri yanında küçük kalır...

      Ruh ile beden arasındaki ilgi, bir bakıma, sesle mânâ arasındaki ilgiye benzer. Ses mânânın bedeni, mânâ sesin ruhudur. Bu ruh o bedenin ne sağındadır, ne solunda, ne içindedir, ne dışında... Mânâ, hayatiyetini devam ettirmek için sese muhtaç değildir. O, hâfızada sessizce durur, dimağda gürültüsüz meydana gelir, kalpte kelimesiz bulunur. Ancak, görünmek ve bilinmek istedi mi, işte o zaman, sese görev düşer.Ses, muhatabın kulağına varınca ömrünü tamamlar. Mânâ ise ondan sonra da varlığını sürdürür.

      Mânâ sesten önce de vardı, sesle birlikte göründü, sesten sonra da varlığını devam ettirmede. Ruh Allah’ın kanunu, beden o’nun mahlûku. Bu bedeni, o kanunla tanzim ve idare ediyor. Allah’ın mahlûkata benzemekten münezzeh olduğundan gaflet etmemek şartıyla, insan kendi ruhunda, birçok rabbanî hakikatlere işaretler bulabilir. Bu işaretleri hakikate tatbik ederken, çok dikkatli olmak gerek. İşaretle asıl arasında bir benzerlik kurma gafletine düşülmemeli. Haritadaki bir nokta, bir şehre işaret eder, ama o nokta ile şehir arasında bir benzerlik kurmak cehalettir. Bir yazı, kâtibini gösterir, onun sanatına delil olur; lâkin, kâtibi yazıya benzetmek, yahut yazının özelliklerinde yazarın sıfatlarını aramak mânâsızlıktır.

      Meseleye bu şuurla nazar ettiğimizde, ruhumuzda bazı hakikatlere işaretler bulabiliriz:

      Ruh, beden ülkesinin yegâne sultanıdır; birdir, şeriki yoktur.

      Ruh, bedenin hiçbir cüz’üne, hiçbir organına benzemez.

      Ruhun zâtı, bedenin zâtına benzemediği gibi, sıfatları da bedenin sıfatlarına benzemez.

      Ruhun bir meseleyi tefekkür etmesiyle, midenin bir lokmayı yoğurması arasında benzerlik düşünülemez.

      Ruh doğmaz, doğurmaz, bedende mekân tutmaz. Bunlar hep bedenin, maddenin özellikleridir.

      Ruhu mahiyetiyle kavramak mümkün değildir. Onun zâtı hakkında ne düşünülse, ona şirk koşulmuş olur.

      Bir bedende iki ruh bulunsa, beden fesada gider...

      Bedenin eliyle ne alınırsa alınsın, şükür daima ruha yapılmalıdır.

      Ruhun bedendeki icraatı, güneş’in gezegenlerini döndürmesi gibi, mübaşeretsizdir; yâni bu iş, dokunmaksızın, temassız yapılır.

      Bir hücreyi idare etmekle, bütün hücreleri idare etmek arasında, ruh için bir fark düşünülemez; birincisi ona daha hafif, ikincisi daha zor değildir...

      Bir başka açıdan:

      Bedeni kafese, ruhu ise kuşa benzetirler. Bu güzel teşbihten alacağımız çok dersler var. Bunlardan birkaçı:

      Beden ruh içindir, ruh beden için değil.

      Kafesin boyanmasıyla kuş güzelleşmez. Beden sıhhati de ruhun olgunluğuna delil olamaz.

      Kafesi büyütmekle kuşu geliştirmiş olamazsınız. Onun büyüme yolu daha başkadır.

      Kuş, kafesten dışarıyı seyreder, ama gören kafes değildir.

      “Göz bir hassedir ki; ruh, bu âlemi o pencere ile seyreder.” (Sözler)

      Kuşsuz kafesi kimse evinde barındırmaz. En yakınımızı bile ölümünden sonra kaç gün misafir ediyoruz?

      Kuş kafesten önce de vardı, kafesten uçtuktan sonra da varlığını devam ettirir.

      Şu koca kâinat sarayı, ruh için bir oda gibi. Beden ise kafes. Ruh kafesten uçtuğu gibi, saraydan da çıkar gider, daha geniş âlemlere kavuşmak üzere.

      Kafeste boğulmayan, odaya aldanmayan, kendini unutmayan ruhlara müjdeler olsun!...

      Ruhun serbest olması ne demektir?

      Nur Külliyatı'nda ölümün “mahiyeti” yani “ne olduğu” konusunda çok güzel tespitler yapılmış. Bunlardan birisinde ölümün “ıtlak-ı ruh” olduğu belirtiliyor.

      Itlak; “kayıtlı olmama, serbest olma” demektir.

      Allah’ın bütün sıfatları mutlaktır. Yani, İlâhî sıfatların icraatını bir başka kudret, yahut bir başka irade sınırlayamaz, kayıtlayamaz, onların icraatlarını engelleyemez.

      ***
      Allah’ın şuurlu bir kanunu olan ruh, insan bedeninde görev yaptığı sürece, o hanenin şartlarına uymak mecburiyetinde kalıyor. “Göz bir hassedir ki ruh bu âlemi o pencere ile seyreder.” cümlesinin ders verdiği gibi, insanın bu âlemi seyretmesi göz ile kayıtlanmış durumda. O pencereyi açmadıkça bu âlemi seyredemiyor. Gözlerini kapayıp uykuya geçtiğinde ise bir başka âlemin kapıları kendisine açılır.Ve o yeni âlemde bambaşka şeyler görmeye başlar.

      ***
      İnsan uyanık iken, ancak kendisini kuşatan mekânı görebilir. Bir başka beldeyi görmesi için bedenin oraya göç etmesi gerekir. Rüyada ise beden kaydından bir derece kurtulan ruh, o kapalı gözleriyle farklı mekânları seyretme imkânına kavuşur.

      Yine uyanık halde, beden zamanla da kayıtlıdır. Gözler ancak hazır zamana ait hadiseleri seyredebilir. Rüya âleminde ise, ruh, “yıllar ve asırlar ötesi zamanları” dolaşabilmekte, berzaha göçmüş nice insanlarla görüşüp konuşabilmektedir.

      Nur Külliyatı'nda “nevmin büyük kardeşi olan mevt” ifadesi geçer. Uyku ölümün küçük kardeşidir (Mektûbât, Birinci Mektup). Buna göre, ruhun uykudaki serbestiyeti de ölümle kavuşacağı “ıtlaka, kayıtsızlığa, hürriyete” göre çok cüzi kalır.

      Ruh, bedenden ayrıldığında, onun kayıtlarından da kurtulur. Görmek için göze ihtiyacı kalmadığı gibi, yürümek için ayağa, tutmak için ele, işitmek için kulağa muhtaç olmaz. Yani, onun görmesi de, yürümesi de, tutması da, işitmesi de beden kaydından azade olmuştur.

      Görme, ruhun bir sıfatıdır. İnsan uyanık iken de bu sıfatını kullanarak çok uzak mesafeleri görebilir, güneşe, aya bir anda ulaşabilir. Şu var ki, ruh bedenle kayıtlı olduğu için, o ülkelere bizzat gitme imkânından mahrumdur.

      Bedenden ayrılan bir ruh, dünya hayatında sadece uzaktan seyrettiği o beldeleri, artık bizzat ziyaret etme imkânını yakalamış oluyor.

      Ölüm, beden içindir; ruh için değil. Sebeplere bağlı olarak, zaman içinde ve safhalar halinde yaratılan beden, ruhun ayrılmasıyla yine kademeli olarak, ama çok hızlı bir şekilde, zeval bulmaya başlar. Ruh ise, sebepsiz ve birden yaratıldığından, ona beka nimeti ihsan edilmiştir. Yavaş yavaş kemale erenler yine kademeli olarak zevale meylederken, ruh bu kanunun dışında kalır. “İbka” yani Allah’ın onu baki kılması, ona ihsan ettiği varlık nimetini ebediyen geri almaması sayesinde, ruh ebedî olarak yaşayacaktır.

      ***
      “Ölmeden önce ölünüz.” hadis-i şerifine göre ıtlak-ı ruh dünyada da bir derece gerçekleşebilir. Bunun şartı, ruhun bedene galip gelmesidir. Nur Külliyatı'nda “Ruhu cismaniyetine galip olan evliyanın işleri, fiilleri sür’at-i ruh mizanıyla cereyan eder.” buyrulur (Mesnevî-i Nuriye, Şemme). Bir başka risalede de “Hayvaniyetten çık, cismaniyeti bırak, kalp ve ruhun derece-i hayatına gir.” tavsiyesi yapılır (Lem’alar, On Yedinci Lem’a).

      Buna göre, bir mümin, “büyüyüp gelişme” diye özetleyebileceğimiz “nebatî ve cismanî” cihetini ve yine “yeme, içme, görme, işitme, yürüme, evlenme” gibi fonksiyonların tamamını ifade eden “hayvanî” cihetini aşarak, “düşünme ve inanma” merkezli olan “insaniyet” cihetinde terakki ettiğinde, kalp ve ruh ön plana geçmiş olur.

      Artık böyle bir kişinin ruhu da, bir bakıma, “ıtlaka” mazhar olmuştur. Şu var ki, bu ıtlak ölümde olduğu gibi bedeni tamamen terk etme şeklinde değil, kalbini “dünya hayatına ve mahlukata bağlamama” olarak kendini gösterir.

      Böyle bir kalp, artık “makam, mevki, servet, şan ve şöhret” gibi nefsin can attığı bütün kayıtlardan azadedir. Dünyayı, Nur Risalelerinde ders verildiği gibi “kesben değil, kalben terk” eder. Dünyadan büsbütün elini çekmez; ancak dünyayı ahiretin tarlası bilerek hayatını “meşruiyet ve hayır çizgisinde” tutmaya dikkat eder. Böylece, dünyanın bütün nimetlerini uhrevî saadetine vesile yapar.

      Bunu başaran bir kalp, dünyanın “içinde” boğulmaz, “üstünde” dolaşır. Ömrünü, sadece beden hanesinin ihtiyaçlarını karşılamakla heder etmez. O haneye gereği kadar önem verir, nefsin meşru ihtiyaçlarını -israfa girmeksizin- temin eder. Bununla birlikte, çok iyi bilir ki, yaratılışındaki asıl maksat, ne bu fani dünyaya, ne de onun gibi fani olan bedene hizmet değil, “bâki” olan ruhunu “ebedî” âleme hazırlamaktır.

      İşte bu şuura sahip olan bir ruh, “beden, dünya ve nefis” kayıtlarından kurtulmakla “ıtlaka” bu dünyada mazhar olarak Allah Resulünün “Ölmeden önce ölünüz.” hadis-i şerifinde haber verdiği kutlu zevata iltihak eder.

      ***
      Dünyada ıtlak, “nefsin kayıtlarından, heva ve hevesin tahakkümünden, dünyanın fani yüzüne bağlanmaktan, bedeni beslemeyi hayatın gayesi sanma gafletinden, sebeplere -özellikle de elinde güç ve imkân bulunan insanlara- gereğinden fazla önem verip onları tesir sahibi sanmaktan” kurtulmaktır.

      Bu kurtuluşa eren insan, bu dünyada cennet hayatı yaşar. Ve ahirette, ruhu bedenine galip olarak, bir anda binler yerde bulunabilir, binler çeşit zevk ve lezzeti birlikte tadabilir.

      Gerçi, o saadet diyarında bütün müminlerin ruhları bedenlerine galip gelecektir. Ama, bu şerefe dünyada kavuşanların o âlemdeki halleri bir başka olacaktır.

      --------------------

      İnsana hayat veren ve onu, düşünen, anlayan, idrak eden bir kişi haline sokan maddî olmayan, ölümsüz varlık. Can, nefes, öz, nefis, ilham, vahiy, cebrail vb. anlamları vardır.

      Allah Teâlâ, Hz. Adem`le başlayan ve Hz. Muhammed (s.a.s) ile son bulan vahiy süreci içerisinde insan oğlunu bir çok gaybî meselede bilgilendirmiştir. Madde dışı âleme dair bilinen bilgilerden sağlıklı ve güvenilir olanı sadece, Allah`ın peygamberleri aracılığıyla insanlara ulaştırmış olduğu bilgilerdir. Kur`ân-ı Kerîm`de insanı canlı kılan anlamdaki ruhun mahiyeti hakkında hemen hemen hiç bir bilgiye yer verilmemiş olmasından hareketle; ilahî hikmetin, ruhun hakikatini, Allah`ın insanoğluna vermiş olduğu ve bütün bilginin yanında çok cüz`i kalan malumatın dışında tuttuğu söylenebilir.

      Kur`ân-ı Kerim`de rûh kelimesi değişik bir kaç anlamda kullanılmıştır.

      Allah Teâlâ, Hz. Âdem (a.s)`ın cesedini topraktan şekillendirdikten sonra ona kendi rûhundan üflemiş ve böylece Adem (a.s) hayat kazanmıştır. Yine, insanı ana rahminde yarattıktan sonra, ona kendi rûhundan üflemiş ve onu rûh sahibi canlı bir insan haline getirmiştir: "Her şeyi en güzel şekilde yaratan, insanı önce balçıktan vareden sonra insan soyunu adi bir suyun özünden yaratan, sonra şekil verip düzelten, ona kendi ruhundan üfleyen... O`dur" (es-Secde, 32/7-9); "Hani bir zaman Rabbin melekler: "Ben balçıktan bir insan yaratacağım; Şeklini tamamlayıp rûhumdan üflediğim zaman hemen ona secde edin" demişti" (es-Sa`d, 38/71-72) Ana karnında insan yaratılışının aşamaları ve rûhun ona üfürülüşü hak. ayrıca bk. Buhari, Enbiya, I ; Müslim, Kader, I ). İsa (a.s)`ın babasız olarak yaratılışı anlatılırken de rûh, aynı anlamda kullanılır: "Irzını koruyan Meryem`i de hatırla. Biz ona ruhumuzdan üfledik..." (el-Enbiya, 21/91: Ayrıca bk. Et-Tahrim, 66/12). İsa (a.s) bundan dolayı rûhullah (Allah`ın rûhu) olarak da isimlendirilmiştir (bk. Buharî, Tefsiru Sûre, 2; Tevhid, 19; Müslim, İman, 322; Ahmed b. Hanbel, III, 368).

      Yine ruh kelimesi Cebrail (a.s)`ın karşılığı olarak kullanılmaktadır. Bu anlamda, "Ruhul-Kudüs" ve "Ruhul-Emin" terkipleri ile geçmektedir: "De ki; "Kur`ânı, Ruhul-Kudüs (Cebrail), Rabbimin katından hak olarak indirdi" "...Meryemoğlu İsa`ya da açık mucizeler verdik ve onu Ruhu`l-Kudüs ile te`yid ettik" (el-Bakara, 2/87, 253); "Uyarıcılardan olasın diye, bu Kur`ân-ı açık bir Arapça lisanıyla senin kalbine, "Ruhul-Emin" (Cebrail) indirmiştir" (eş-Şuara, 26/ 193-195).

      Bazı âyetlerde de rûh kelimesi ile Allah, Teâlâ`nın vahyi, yani âyetleri kastedilir: "Allah meleklerini, vahyi (ruh) ile, kullarından dilediğine göndererek..." (en-Nahl, 16/2; ayrıca bk. el-Mü`min, 40/15; eş-Şûra, 42/52).

      Dört âyette rûh, Allah Teâlâ`nın emrine bağlanmıştır (el-İsra, 17/85; en-Nahl, 16/2; el-Mü`min, 40/15; eş-Şûra, 42/52). Rûhu Allah`ın emrine bağlayan ve muhtevasından ruh ile neyin kastedildiği açıkça anlaşılmayan;

      "Ey Muhammed! Sana ruhtan sorarlar. De ki; "Ruh, Rabbimin emrindendir (O`nun bildiği bir iştir) size ancak az bir bilgi verilmiştir" (el-İsra, 17/85) mealindeki âyet, ruh konusu üzerindeki tartışmaların odak noktasını oluşturmaktadır. Müfessirler bu âyette ruhtan Cebrail`in, İsa (a.s)`ın, Kur`ân`ın ve Hz. Ali (r.a)`a isnad edilen ve fakat doğruluğu çok şüpheli sayılan tuhaf bir yaratık kılığındaki bir meleğin kastedildiği şeklinde değişik görüşler ileri sürmüşlerdir. Kelamcıların ve müfessirlerin çoğuna göre ise bu âyette sorulan ruh, cesede hayat veren şeydir (Kurtubî, el-Cami li Ahkâmil-Kur`ân, Beyrut 1966, X, 323-324; Fâhreddin er-Râzî, Tefsirül-Kebir, XXI, 36). Görüş sahibi müfessirler, peygamberden, insanı canlı kılan bu ruhun mahiyeti, insan bedeninde gördüğü fonksiyonu, cisimle birleşmeşinin şekli ve yaşama olan bağlantısının sorulduğunu ileri sürmüşler ve işte bu şeyin Allah`tan başka hiç bir kimse tarafından bu yönlerinin bilinmediğini kabul etmişlerdir (bk. Kurtubî, aynı yer).

      Ruh nedir, anlaşılabilir mi?

      Bazı insanlar peygamber efendimize ruhu sordular. Cevap vermeyip, vahyi bekledi. Gelen ayet gayet netti: “o, rabbimin emrindendir, de.” Ruhun varlığı tasdik ediliyor, fakat mahiyeti açıklanmıyordu. Çünkü, muhatapların söyleneni anlamasına imkan yoktu. Akıl, “emir aleminden” olan bir varlığı kavrayacak kapasitede değildi.

      “emir alemi” ölçüden, tartıdan, şekilden, renkten uzak varlıkların dünyasıdır. Maddeler için söylenen uzun, kısa, mavi, sarı, yuvarlak, düz, ağır, hafif gibi kelimelerin o alemde karşılığı yoktur. Ölçülere mahkum akıllar, ölçülemeyeni nasıl anlasın?

      Ancak o, mantık ölçüsüyle her eserin bir ustaya delalet ettiğini bilir. Böylece kainat denilen o muhteşem eserden hareketle yaratanı tanır. Yine o, öznesiz fiil olamayacağını kabul eder. Bu yolla, bedeni harika bir tarzda idare eden, fakat göz ile görülemeyen bir özün, yani ruhun varlığını tasdik eder. Zaten kendinden beklenen de budur.

      Hadiste “kendini bilen rabbini bilir” buyruluyor. Bir büyük mütefekkirimiz de, “ey kendini insan bilen insan! Kendini oku...” Diyor. Şu halde, insanın kendini tanımaya çalışması şart. Kendimizden giderek ona ulaşacağız!

      Ruh hakkında neler biliyoruz? Ruhun kendisini bilemiyoruz. Ancak bazı özelliklerinden söz edebiliriz. Beden, anne karnında belli bir olgunluğa erişince, ruh verilir.

      Bedenin sultanı olan ruh, nurani, şuurlu, diri ve harici vücut sahibi bir varlıktır. Sonradan yaratılmıştır, ama ebedidir. Birdir, bölünmez, parçalara ayrılmaz. Tesirleriyle bedenin her yerinde bulunur, fakat mekanı yoktur. Bedenin içinde olmadığı gibi, dışında da değildir. Ona ne uzaktır, ne de yakın. Bütün işleri aynı anda idare eder, bir iş diğerine mani olmaz. O, tabiattaki kanunlara benzer. Eğer kanun şuurlu olsaydı ve harici vücut giyseydi ruh özelliği kazanırdı. Ruh, kendisinin ve diğer varlıkların farkındadır.

      Ruh, sahip olduğu maddi ve manevi cihazlarıyla işler yapar. Şuuruyla fark eder, aklıyla anlar, vicdanıyla tartar, karar verir, hayaliyle planlar yapar, hafızasıyla bilgi depolar, kalbiyle sever. Onun sayılamayacak kadar çok kabiliyeti vardır. Bunların bir kısmı da maddi uzuvlarla ortaya çıkar. Ruh, eliyle tutar, gözüyle görür, kulağıyla işitir, ayağıyla yürür... Bedende bulunduğu sürece bedene muhtaçtır. Faaliyetleri bedenle sınırlıdır. Ölüm, onun beden zindanından kurtulup, hürriyetine kavuşmasıdır. O zaman bedene ihtiyacı kalmaz. Gözsüz görür, kulaksız işitir, beyinsiz düşünür. Mahşere kadar bedensiz bekler. Ahirette yeniden ve yeni bir bedene kavuşur.

      Dostlarımız soruyorlar, “ruh nasıl bir şey?” Diye. “bilmiyorum”, diyor ve devam ediyorum: böyle demekle sorunuzun gerçek cevabını vermiş oluyorum.

      Mahiyeti bilinmezler hakkında en ileri ilim, “bilmiyorum,” kelimesinde ifadesini bulur. Böyle demeyip de, onun hakkında bir takım tahminlerde bulunsam, “uzundur veya kısadır”, desem, “bedenin şurasında veya burasındadır”, “şu veya bu renktedir”, gibi lâflar etsem aldanmış ve aldatmış olurum. Çünkü ruh, beden cinsinden değil. Biri hane ise diğeri misafir, biri tezgâh ise beriki usta.

      Ne bir evin bölmeleri, insanın organlarına benzer, ne de tezgâhın aksamı ustanın azalarına.
      Beden ve kâinat... Her ikisi de kesif ve maddî. Ruh ise lâtif ve nurânî. O halde ne beden, ne de şu âlem bize ruhun mahiyeti hakkında bir bilgi verir. Onlara dayanarak yapacağımız bütün tahminler yanıltıcı olmaya mahkûm... Toprağa bakıp yerçekimi hakkında tahminler yürütmek gibi bir şey.

      Nur külliyatında, ruhun bekası ifade edilirken şöyle buyrulur:
      “ruh ise tahrib ve inhilâle maruz değil. Çünki: basittir, vahdeti var.”

      Buradaki “basit” kelimesi, terkip olmama demektir. Gerçekten de, insanın ruh dünyası ayrı bir âlem. Terkip değil, fakat nelere sahip değil ki!.. Ama, bu çokluk onun vahdetini, birliğini bozmuyor. Ondaki akıl, hafıza, duygular ve his dünyası ne bedenin organlarına benziyor, ne de kimyevî bir bileşimin unsurlarına... Bunların müstakil bir şahsiyetleri yok. Tek başına bir akıl, yalnız kalmış bir irade, sahipsiz bir hafıza düşünebiliyor muyuz?

      Ruhun bu harika yaratılışı insan için büyük bir irşat kapısı... İnsan bu sayede, cenâb-ı hakk’ın kudsî sıfatlarının, zâtından ayrı düşünülemeyeceği hakikatine bir derece bakabilir.

      Soru : ruh beyinden mi ibarettir?

      İnsan, ilim sahibidir. Hem kendini, hem de diğer varlıkları bilir. Üstelik bildiğini de bilir. Bilgisi bilinçlidir. Bilgisayar disketinden farklıdır. Bir diskete de birçok bilgileri kaydetmek mümkündür, ama o disket kendisinde bulunan bilgilerin farkında değildir. Öğrenmek için herhangi bir arzusu da yoktur. İlmi istemek ve öğrenmeye çalışmak ise, maddenin özelliklerinden değildir.

      İlimden mahrum atomlar, ne kadar mükemmel bir şekilde bir araya gelmiş olurlarsa olsunlar, ilim sıfatını kazanamazlar. Beyin de bu ilimsiz ve şuursuz atomlardan meydana gelmiştir. Bilgileri aktarır ve kaydeder, ama bu işi şuursuzca yapar. Bilgisayar disketinden farkı yoktur. O, ruh adlı varlığın emirlerini yerine getiren bir alettir sadece.

      “irade” gerçeği ise, başlı başına bir harikadır. Seçmek, karar vermek, ayırmak, istemek, reddetmek, bilgisiz bir et yığınının yapacağı işler değildir. En mükemmel uzuv olan beynin, irade sahibi olduğunu iddia eden adam gülünç olur. O, irade etmez, sadece ruhun istediğini yapar.

      Milyarlarca hücreden yaratılan beyin, akılları hayrette bırakacak kadar harikulade bir bilgisayardır. Fakat her bilgisayar gibi, onu birinin programlaması gerekir. Beyin, ruhun ürettiği paket programları uygulamak, bedenin diğer parçalarına iletmek için kurulmuş bir santrale benzer. Yeni yollar, başka imkanlar, farklı işler peşinde koşacak iradeye sahip değildir.

      Ona, “ben bir bilgisayarım” dedirtebiliriz. Fakat bu deyiş, teybin ses vermesi gibidir. Hiçbir bilgisayar kendini aşamadığı gibi, beyin de kendini aşamaz, ancak belli bir program dahilinde faaliyet yapar.

      Beyin denilen o harika cihaz, ruhu inkara değil, yaratanı kabule götürür. Basit bir hesap makinesinin bile ustasız olamayacağını bilirken, beynin sonsuz ilim ve irade sahibi bir ustası olduğunu nasıl inkar edebiliriz?

      Soru: ruh ile beden arasındaki ilgi nasıldır?

      Ruh: “can. Canlılık. Nefes. Cebrail(a.s.)...”,“bir kanun-u zîvücud-u haricî.”(sözler), “emir âleminden olup, beden ülkesini idare etmesi için kendisine müstakil bir varlık verilen bir kanun. Beden olmayınca da varlığını devam ettirebilen lâtif bir cisim.”

      Kaba, sert bir ağacın, narin ve nazik bir meyve vermesi gibi, bu haşmetli ve cansız âlemden kendisine pek de benzemeyen bir varlık süzülmüş: insan... Güneş yakarken o yanmış, rüzgâr eserken o nefes almış, ırmaklar akarken o kanmış, toprak mahsul verirken o tüketmiş.. Ağacı cansız iken o canlı olmuş, âlem görüp işitmezken o görücü ve işitici kılınmış...

      Artık bu üstün meyve, kâinat ağacının gözü kulağı kesilmiş. Bu şerefli rütbe ile birlikte büyük de bir mesuliyet yüklenmiş. O, neye hizmet etmişse, kâinat da mânen o işin peşine düşmüş; o neye kulak vermişse âlem onu dinlemiş ve o neye bakmışsa bütün hizmetçiler de onu seyre koyulmuşlar...

      İşte bu insan meyvesinin şu görünen beden hanesinin ötesinde, şu âlemi memnun yahut mahzun eden bir efendi mevcut. Elini dilediği meyveye uzatabiliyor. Gözlerini arzu ettiği istikamete dikiyor. Ayaklarını keyfince hareket ettirebiliyor. İşte bütün bir kâinat ve top yekûn insan bedeni o efendi için yapılıp çatılmış. Renkler âlemi onun gözü önünde hazır. Tatlar âlemi onun diline arz edilmekte. İlim ve hikmet âlemi onun aklına bakıyor.

      Bu beden ve şu kâinat, o ruhun önünde iki sahife gibi. Dilerse bedeni okur, isterse kâinatı... Beden ve kâinat, bir başka cihetle de o ruhun önünde iki sofra. Her ikisinden de istifade ediyor. Her ikisini de seviyor; her ikisi için de hâlik’ına şükrediyor.

      Ruhun önünde nice düşündürücü levhalar, nice ibret sahneleri ve hayret tabloları mevcut. Kâinatı temaşa, bedeni tefekkür, kâinatla beden arasındaki mükemmel münasebete nazar, beden ile ruh arasındaki akıl almaz ilgiye hayret ve bu sonuncusunu vesile ederek gayb âlemi ile şu görünen âlem arasındaki ulvî rabıtalara iman...

      Bir de ruhun kendi mahiyetini bilmedeki aczi var ki, bu acz, nice hakikatlere pencereler açıyor... Her biri diğerinden güzel olan bu mevzulardan sadece bir ikisine kısaca işaret edelim: Ruhla beden arasındaki ilgi, gerçekten, çok mükemmel. Beden hizmetçi, ruh ise efendi. Hizmetçi efendiye tâbi. Gözden akan yaş, üzüntüden haber veriyor. Üzülen ne göz, ne de onun takılı olduğu beden makinesi. Zira bedenin kederle bir alâkası yok. Ruhtaki teessür, gözden yaş olarak dökülmede.

      Ters yöne giden bir arkadaşımıza, “dur! Geri dön!” Diye sesleniriz. Bu seslenişte muhatabımız, ne onun kulak zarı, ne de ayaklarıdır. Kulak sadece bir ahizedir, ayaklar ise doğru yahut yanlış yoldan anlamazlar.

      Bedenin ruh namına hareket etmesi, gayb âleminin şu şehadet âlemine hâkimiyetini temsil etmede. Ayaklar diledikleri yöne gitmedikleri gibi, şu dünya da kendi keyfince dönmüyor. Göz, kendi arzusuyla bakmadığı gibi, güneş de ışığını kendi iradesiyle vermiyor.

      Beden şu âlemdeki birçok hâdisenin tesirinde kalır. Ama ruhun bedene tesiri bunların hepsinin üstünde. Aşırı soğuk da sinir sistemi üzerinde olumsuz tesir yapar; ama bu tesir hiçbir zaman bir ihanetin, bir zulmün, bir vefasızlığın tesiriyle kıyaslanamaz. Bazı gıdalar da tansiyonu yükseltici tesire sahip; lâkin bu yükseltme, üzüntünün, heyecanın tesirleri yanında küçük kalır...

      Ruh ile beden arasındaki ilgi, bir bakıma, sesle mânâ arasındaki ilgiye benzer. Ses mânânın bedeni, mânâ sesin ruhudur. Bu ruh o bedenin ne sağındadır, ne solunda, ne içindedir, ne dışında... Mânâ, hayatiyetini devam ettirmek için sese muhtaç değildir. O, hâfızada sessizce durur, dimağda gürültüsüz meydana gelir, kalpte kelimesiz bulunur. Ancak, görünmek ve bilinmek istedi mi, işte o zaman, sese görev düşer.Ses, muhatabın kulağına varınca ömrünü tamamlar. Mânâ ise ondan sonra da varlığını sürdürür.

      Mânâ sesten önce de vardı, sesle birlikte göründü, sesten sonra da varlığını devam ettirmede. Ruh Allah’ın kanunu, beden o’nun mahlûku. Bu bedeni, o kanunla tanzim ve idare ediyor.Allah’ın mahlûkata benzemekten münezzeh olduğundan gaflet etmemek şartıyla, insan kendi ruhunda, birçok rabbanî hakikatlere işaretler bulabilir. Bu işaretleri hakikate tatbik ederken, çok dikkatli olmak gerek. İşaretle asıl arasında bir benzerlik kurma gafletine düşülmemeli. Haritadaki bir nokta, bir şehre işaret eder, ama o nokta ile şehir arasında bir benzerlik kurmak cehalettir. Bir yazı, kâtibini gösterir, onun sanatına delil olur; lâkin, kâtibi yazıya benzetmek, yahut yazının özelliklerinde yazarın sıfatlarını aramak mânâsızlıktır.

      Meseleye bu şuurla nazar ettiğimizde, ruhumuzda bazı hakikatlere işaretler bulabiliriz:
      Ruh, beden ülkesinin yegâne sultanıdır; birdir, şeriki yoktur.
      Ruh, bedenin hiçbir cüz’üne, hiçbir organına benzemez.
      Ruhun zâtı, bedenin zâtına benzemediği gibi, sıfatları da bedenin sıfatlarına benzemez.
      Ruhun bir meseleyi tefekkür etmesiyle, midenin bir lokmayı yoğurması arasında benzerlik düşünülemez.
      Ruh doğmaz, doğurmaz, bedende mekân tutmaz. Bunlar hep bedenin, maddenin özellikleridir.
      Ruhu mahiyetiyle kavramak mümkün değildir. Onun zâtı hakkında ne düşünülse, ona şirk koşulmuş olur.
      Bir bedende iki ruh bulunsa, beden fesada gider...
      Bedenin eliyle ne alınırsa alınsın, şükür daima ruha yapılmalıdır.
      Ruhun bedendeki icraatı, güneş’in gezegenlerini döndürmesi gibi, mübaşeretsizdir; yâni bu iş, dokunmaksızın, temassız yapılır.
      Bir hücreyi idare etmekle, bütün hücreleri idare etmek arasında, ruh için bir fark düşünülemez; birincisi ona daha hafif, ikincisi daha zor değildir...

      Bir başka açıdan:
      Bedeni kafese, ruhu ise kuşa benzetirler. Bu güzel teşbihten alacağımız çok dersler var. Bunlardan birkaçı:
      Beden ruh içindir, ruh beden için değil.
      Kafesin boyanmasıyla kuş güzelleşmez. Beden sıhhati de ruhun olgunluğuna delil olamaz.
      Kafesi büyütmekle kuşu geliştirmiş olamazsınız. Onun büyüme yolu daha başkadır.
      Kuş, kafesten dışarıyı seyreder, ama gören kafes değildir.

      “göz bir hassedir ki; ruh, bu âlemi o pencere ile seyreder.” (sözler)

      Kuşsuz kafesi kimse evinde barındırmaz. En yakınımızı bile ölümünden sonra kaç gün misafir ediyoruz?
      Kuş kafesten önce de vardı, kafesten uçtuktan sonra da varlığını devam ettirir.
      Şu koca kâinat sarayı, ruh için bir oda gibi. Beden ise kafes. Ruh kafesten uçtuğu gibi, saraydan da çıkar gider, daha geniş âlemlere kavuşmak üzere.
      Kafeste boğulmayan, odaya aldanmayan, kendini unutmayan ruhlara müjdeler olsun!...

      --------------------

      RUHUN VARLIĞININ DELİLLERİ NELERDİR?

      İnsan, beden ve ruhtan meydana gelir. Beden, ruhun bineği ve aletidir. Ruh, bedende tasarruf etmektedir. İmam-ı Gazali, bedeni bir şehre benzetmiş, ruhu bu şehrin padişahı olarak görmüştür.

      Ruhun varlığına dair pek çok delil mevcuttur. Yazımızda bu delillerin birkaçını sıralamak istiyoruz.

      1. Her insan sıklıkla kendisinden bahseder. "Görüşüm" der, "şahsiyetim" der, kısacası "ben" der. Bu "ben"in yerini insan vücudunda aradığımızda, insan hücrelerinden başka bir şey göremiyoruz. Bu hücrelerde ise, onlara ait gerçeklerden başka bir şeye rastlamıyoruz. Acaba "ben" nerededir?

      2. İnsan vücudu devamlı değişmektedir. Her an vücudumuzda sayısız hormon ve enzimler yapılmakta, hücreler ölmekte ve yerine yenileri gelmektedir. Aldığımız gıdalarla hücrelerimiz tazelenmekte, aynı zamanda hücre içindeki maddelerin yerine başka maddeler gelmektedir. Böylelikle, söz gelimi birkaç sene sonra insan -zerresine kadar olmak üzere- tamamıyla değişmektedir. Şu andaki vücudumuzun bir süre sonra, oraya buraya saçılacağı, kendimizin bambaşka maddeden yeniden oluşacağımız tıbben bir hakikattir.

      Gözle görülmeyen zerresine kadar bambaşka olan şahsın "ben"i aynı kalmaktadır. İnsanı maddeden ibaret sayarsak, "ruh"u inkar edersek, izah nasıl olacaktır?

      3. Bir şey yapmak, konuşmak istediğimizde bu fikir zihnimize nereden, nasıl gelmektedir? Kim söylemektedir?

      4. Mesela yürümek istediğimizde, sayısız mekanizma karışık hadiseler zinciri ile harekete geçmekte ve yürümemiz sağlanmaktadır. Biz bu sırada bunların farkında bile olamıyoruz. Acaba bu sayısız olayı düzenleyen, arada en ufak bir aksaklık olmasını önleyen kuvvet nedir?

      5. İnsana hareket sağlayan kuvvet, yani canlılığı devam ettiren güç nedir?

      6. Canlı ile ölü arasındaki fark nedir? Bir kimse öldüğünde; vücudu da içinde beyni de kalbi de bütün sinir sistemi de muhafaza olunduğu halde, niçin bir madde yığınından başka bir şey değildir?

      7. Bir hücrenin çalışmasını düşünelim. Sayısız hadiseler cereyan ediyor. Düzenli bir şekilde hücrede hayat sürüp gidiyor. Her şey ölçülüp biçilmiş gibi, büyük titizlik dikkati çekiyor. Karışıklık ve tehlike meydana gelmiyor. Acaba bu mükemmel işleyişi, bizim farkına bile varamadığımız bu organizasyonu sağlayan nedir?

      8. Hücredeki karışık olaylar nereden yönetilir? Çekirdek (nukleus) diye cevap verebiliriz. Nukleusu ise enzimler ve haberci RNA aracılığı ile DNA içindeki genler idare eder. Kısacası, hücrenin beyni olan DNA'nın en yüksek seviyesi, genlerin bütünü şeklinde düşünülebilir. Fakat bunun nereden yönetildiği aranırsa, cevap ne olacak?

      9. Aynı soruyu insan beyni için soralım. Vücudu beyin idare eder. Beynin de alt merkezleri, üst merkezleri vardır. Bazı merkezler diğerlerinin emrindedir. En yüksek merkez, en yüksek seviye hangisidir? Korteks mi (beyin kabuğu)?

      Belki evet. Çünkü şuurlu çalışmamız ve irademiz kortekse bağlıdır. Fakat burası da en yüksek seviye olamaz. Çünkü retiküler formasyonda bir bozukluk olunca, korteks sağlam olsa bile insan uyku veya narkoz halinde olmakta, duyumlar meydana gelmemektedir.

      Buna göre beyinde en yüksek seviye, kati olarak belirtilemez. Beynin en yüksek seviyesi, onun bütünüdür gibi yuvarlak bir sonuca varılır. Gerçekten ancak her bölümü normal ve sağlıklı olduğu zaman, her bir bölümü kendi görevini en mükemmel bir şekilde yapabilir. Peki, beyni idare eden en yüksek seviye nedir?

      İnsan, beden ve ruhdan meydana gelmiştir. Ruhun bedeni terk etmesiyle ölüm olur ve ruh asıl vatanına kavuşur. Bu vatanı da ruhun dünyada tasarruf sahibi olduğu bedeni nasıl kullandığı belirler.

      Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin dediği gibi:

      "Eğer Allah Teala, seni bu beden memleketinde padişah etmese idi ve saltanat işlerini sana ısmarlamasa, bırakmasa idi sen cihanın sultanını nasıl tanıyabilirdin?"

      (Doç. Dr. Sefa Saygılı)

      RUH NEDİR, RUHUN MAHİYETİ ANLAŞILABİLİR Mİ?

      Ruh için aşağıdaki tanımlar yapılır:

      “Can. Canlılık. Nefes. Cebrail (as.)...”

      “Bir kanun-u zîvücud-u haricî.” (Hariçte müstakil bir varlığı bulunan bir kanun.) (Sözler)

      “Emir âleminden olup, beden ülkesini idare etmesi için kendisine müstakil bir varlık verilen bir kanun. Bedenden ayrılınca da varlığını devam ettirebilen lâtif bir cisim.”

      Bazı insanlar Peygamber Efendimize (asm) ruhu sordular. Cevap vermeyip, vahyi bekledi. Gelen ayet gayet netti: “O, rabbimin emrindendir, de.” Ruhun varlığı tasdik ediliyor, fakat mahiyeti açıklanmıyordu. Çünkü, muhatapların söyleneni anlamasına imkân yoktu. Akıl, “emir aleminden” olan bir varlığı kavrayacak kapasitede değildi.

      “Emir alemi” ölçüden, tartıdan, şekilden, renkten uzak varlıkların dünyasıdır. Maddeler için söylenen uzun, kısa, mavi, sarı, yuvarlak, düz, ağır, hafif gibi kelimelerin o alemde karşılığı yoktur. Ölçülere mahkum akıllar, ölçülemeyeni nasıl anlasın?

      Hadiste “Kendini bilen rabbini bilir.” buyuruluyor. Bir büyük mütefekkirimiz de, “Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku...” diyor. Şu halde, insanın kendini tanımaya çalışması şart. Kendimizden giderek Ona ulaşacağız!

      Ruh hakkında neler biliyoruz? Ruhun kendisini bilemiyoruz. Ancak bazı özelliklerinden söz edebiliriz. Beden, anne karnında belli bir olgunluğa erişince, ruh verilir.

      Ruh, sonradan yaratılmıştır, ama ebedidir. Birdir, bölünmez, parçalara ayrılmaz. İcraatıyla ve tesirleriyle bedenin her yerinde bulunur, fakat mekanı yoktur. Bedenin içinde olmadığı gibi, dışında da değildir. Bütün işleri aynı anda idare eder, bir iş diğerine engel olmaz. O, tabiattaki kanunlara benzer. Mesela, bir yer çekimi kanunu hayat ve şuur sahibi olsaydı ruh özelliği kazanırdı.

      Ruh, şuuruyla fark eder, aklıyla anlar, vicdanıyla tartar, karar verir, hayaliyle plânlar yapar, hafızasıyla bilgi depolar, kalbiyle sever. Onun sayılamayacak kadar çok kabiliyeti vardır. Bunların bir kısmı da maddi uzuvlarla ortaya çıkar. Ruh, eliyle tutar, gözüyle görür, kulağıyla işitir, ayağıyla yürür... Bedende bulunduğu sürece bedene muhtaçtır. Faaliyetleri bedenle sınırlıdır. Ölüm, onun beden zindanından kurtulup, hürriyetine kavuşmasıdır. O zaman bedene ihtiyacı kalmaz. Gözsüz görür, kulaksız işitir, beyinsiz düşünür. Mahşere kadar bedensiz bekler. Ahirette yeniden ve yeni bir bedene kavuşur.

      ----------------


      Ruh Nedir?..

      Bu kitabı yazdıktan sonra pek çok cahil kişi, kulaktan dolma ilkel bilgilere dayanarak bize sordu...

      “Kurân’da Allâh Rasûlü’ne dahi bu konuda bilgi verilmediği yazılı olduğu hâlde, siz nasıl olur da RUH hakkında açıklamalarda bulunursunuz..?”

      Evet, önce bu sualin cevabını vererek açıklamalarımıza başlayalım...

      Üç yahudi bilgini kendi aralarında, Hz. Muhammed’e üç sual sormak üzere karar alırlar ve derler ki;

      “Şayet gerçekten Allâh Rasûlü ise, bu üç soruya birden cevap vermeyecektir; zira daha evvel de hiçbir Rasûl bu konuda açıklama yapmamıştır. Ama cevap verirse, biliriz ki şarlatandır...”

      İşte böyle düşünüp, anlaşarak huzuru Rasûlullâh’a gelip birinci sorularını sorarlar:

      − RUH nedir?..

      Hz. Rasûlullâh, ilâhî inayet ile onların niyetini bildiği için, suale cevap vermez ve cevabı erteleyerek, yahudi bilginlerine:

      − Yarın gelin, inşâAllâh cevap veririm, der...

      Ertesi gün geldiklerinde de onlara, şu âyeti okur; der ki:

      “Yes’eluneke anir RUH... Kul er RUH’u min emri Rabbiy ve ma utiytüm minel ilmi illâ kaliyla...”

      Burada vurgulanan gerçeği dilimize şöyle çevirebiliriz:

      “(Yahudiler) SANA RUH’TAN SORUYORLAR... DE Kİ: ‘RUH, RABBİMİN HÜKMÜNDENDİR. İLİMDEN SİZE PEK AZ VERİLMİŞTİR (bu soruyu soran Yahudilere cevaptır bu)!’” (17.İsra’: 85)

      Şayet biraz izan sahibi isek, görürüz ki, bu âyetin muhatabı, âlimler, ârifler, velîler, Nebiler değil; maddeyi ve maddeciliği esas alan görüşün sahibi YAHUDİLERDİR!..

      Yani, Yahudilere denmektedir ki:

      “Her şeyi maddeden ibaret sanıp, göremediğini inkâr eden; üstelik doğrusunu açıkladığı takdirde Rasûllüğünü reddetmeye karar verdiğiniz; tefekkürü, beş DUYUSUNDAN ileri geçemeyen siz Yahudilerin RUH hakkında ilmi yoktur!..

      Siz ancak elinizdeki kadarıyla kalmaya mahkûmsunuz... Çünkü madde ötesini değerlendirmekten âcizsiniz...

      Zaten bu yüzden, gerçek âlemin ölüm ötesi Ruhlar âlemi olduğunu açıklayan Hz. İSA’yı da inkâr ettiniz, kabullenemediniz... Öyle ise nasıl olur da RUH hakkında bilgi sahibi olabilirsiniz ki!”
      Nitekim, aynı görüşü paylaştığımız değerli İslâm âlimi ve velîsi İmam Gazâli dahi “İhya-u Ulûmid’din” isimli kitabının 1’inci cilt “Rub’ul ibâdat” bölümünde şöyle demektedir:

      “Yoksa sanma ki, Hz. Rasûlullâh Efendimiz (sallâllâhu aleyhi vesellem) RUH’un hakikatini bilmiyordu!.. Zira, RUHUNU bilmeyen kendini bilmemiş olur!.. Kendini bilmeyen ise nasıl Rabbini bilebilir?.. RUHUN hakikatini Nebi ve Rasûller bildiği gibi; bazı velîler ve âlimlerin bilmesi dahi uzak değildir!..”

      Evet söz İmam Gazâli’den açılmışken O’nun RUH konusunda çok değerli açıklamalarının yer aldığı iki eserinden söz etmeden geçmeyelim...

      Önce birinci eserinin sadece adını verelim, arzu edenler bu kitabı temin edip okuyabilirler...

      “Mişkâtül Envâr” (Nurlar Feneri) isimli eseri Bedir yayınevi tarafından yayınlanmış küçük bir kitapçık olup; “RUH’un hakikati, Allâh’ın Tekliği ve varlıkta ALLÂH dışında bir şey olmadığı” yolundaki İmam Gazâli’nin görüşlerini ihtiva etmektedir... Konuyla ilgilenenlere bu eseri bulup okumalarını tavsiye ederim.

      İmam Gazâli’nin “Kitab-ı maznun-bih alâ gayrı ehlihi” isimli kitabından “ruh” ile ilgili bazı görüşlerinden bahsetmeden önce; Gavsı Â’zâm Abdulkâdir Geylânî’nin “Kaside-i Ayniyye”sindeki şu açıklamasına dikkatlerimizi yöneltelim:

      “O’na RUH üfledim” buyurulması kinayedir!.. Ey münakaşacı kişi, RUH O’nun aynı değil midir?..

      Lâkin Hakk’ı hulûlden tenzih et!..

      Zira, O’nun gayrısı yoktur!.. Ve her şey O’nun tekliğine dönüktür!.. Ey çoklukta olan mevlâ!.. Ey eşyanın hâliki!.. Zâtın, her şeyi meydana getiren orijindir!..”

      Gavsı Â’zâm Abdulkâdir Geylânî’nin gerek “Kaside-i Ayniyye”sindeki bu satırlarında; ve gerekse de “Risâle-i Gavsiye”sindeki açıklamalarında (daha geniş olarak incelemek isteyenler aynı isimli kitabımızdan konuyu araştırıp bilgilenebilirler) görülmektedir ki, “RUH” hakkında geçmişte çok önemli açıklamalar yapılmıştır.

      Şimdi burada sözü daha fazla uzatmadan önce Gazâli’nin bazı açıklamalarına geçelim, sonra da “RUH” hakkındaki kişisel düşüncelerimizi açıklayalım...

      Gazâli rahmetullâhu aleyh şöyle diyor...

      “Kavli ilâhîdeki tesviye (15-29) ve RUHUN ne olduğunu bana sordular...

      Cevap verdim ki, tesviye, RUH’u kabul eden mahalde fiilden ibarettir. Bu mahalde Âdem hakkında evlat ve ahfadı tasfiye ve tadil şartıyla meniden ibarettir.

      Nefh ise, nutfede ruhun nûrunu iştigaline bâ’s olan şeydir...

      İşte bunun gibi nutfede de bu özellik hâsıl olursa, hâlik RUH’ta hiçbir değişme meydana gelmeyerek, O’ndan nutfede RUH ihdas olunur...”

      Burada son derece hassas ve kesin bir şekilde dikkat etmemiz gereken konu şudur:

      Nutfede esas ve itidal vuku bulmazdan evvel, insan “RUH”unun henüz yaratılmamış olmasıdır.

      Gazâli, “RUH” hakkında şöyle devam etmektedir:

      “RUH cisim dahi değildir... Suyun kaba girmesi gibi bedene dışarıdan girmiş değildir! Cisim bölünebilir. RUH ise cisim olmadığı gibi bölünebilir bir şey de değildir. Eğer ruh bölünebilseydi, onun bir parçasının bir şeyi bilip diğerinin bilmemesi mümkündü... Tek yerde iki zıddın olması çelişik bir fikirdir.

      Cüz kelimesi ruh için uygun değildir. Çünkü, cüz küll’e izafet demek olup, bu hususta ise ne küll ne de cüz vardır. Ruh bölünmez bir yapıdır. Ve yer de tutmaz.”

      “Ve kadim değil hadistir anlamına olarak RUH mahlûktur, denilir. İnsan RUHLARI nutfede zuhuruyla hadis olmuştur...”

      Gazâli’nin bu ve daha başka, bu konudaki izahlarından sonra ortaya çıkardığı sonuçları ise şöyle sıralamak mümkündür:

      a) Ruh aslında gayrı mahlûk, bâkî, kendiliğinden kaîm ve TEK’tir!..

      b) Cesetlere taalluk olmadığı zaman RUH tek cevherdir... Yani, O’nda çokluk, ayrılık yoktur!.. Diğer bir deyimle, falanın veya filanın ruhu değil, genel TEK RUH’tur!..

      c) Cesetlere taalluku hâlinde birtakım çeşitli vasıflar kazanır ve bu vasıflarla cesetten ayrıldıktan sonra da bâkî kalır.

      Bu vasıfların aykırılığı sebebiyle ruhta da bir hususiyet, bir özellik peyda olarak, falan veya filanın ruhu böylece taalluktan önce TEK iken, çoğalmış olur...

      “RUH” hakkındaki İmam-ı Gazâli’nin bu görüşlerini daha detaylı olarak Çağrı yayınları arasında çıkmış olan Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi’nin yazmış olduğu “Allâh’ı inkâr etmek mümkün mü?” isimli kitabında bulabilirsiniz!..

      “RUH” konusunda önemli açıklamalar yapmış olan bir diğer hakikat ehli, ehlullâh da AbdülKerîm Ciylî hazretleridir.

      “İNSAN-I KÂMİL” isimli kitabında, “Ruh adlı melek” bölümünde tasavvuftaki adıyla “Ruh-u Â’zâm” olan bu tek orijin ve asıl “Ruh”tan söz eden AbdülKerîm Ciylî, ayrıca “Ruhülkuds” bölümünde de çok detaylı bilgileri bize sunmaktadır. İsteyenler “Ruh” hakkında büyük çoğunluğu mecazî olan bu bilgileri adı geçen eserlerde tetkik edebilirler...

      Şimdi biz gelelim günümüz anlayışı ile “RUH”un ne olduğu hakkındaki bildiklerimizi sıralamaya...

      “RUH” ismiyle işaret edilen varlık, orijinal yapısı itibarıyla TEK’tir ve akla gelen her şeyin orijini ve aslıdır...

      Bildiğiniz ve düşündüğünüz ve düşünemediğiniz her şey “RUH”tan meydana gelmiştir.

      Her şeyin “RUH”tan meydana gelmesinin misalini sanırım şöyle verebiliriz:

      “Madde” adını verdiğimiz her şey atomlardan meydana gelmiştir... Ne isimle, hangi özelliğiyle işaret edersek edelim, o şey gerçekte, atomlardan oluşmuştur... Atomların özüne, derinliğine inersek, en alt boyutta karşımıza çıkan şey enerjidir...

      Enerji, bu boyuttaki yapısı itibarıyla bölünmez, parçalanmaz, sonsuz-sınırsız güçtür; çünkü varlığını Allâh’ın kudreti oluşturmaktadır!..

      Allâh’ın Zât’ına göre sonradan yaratılmış olabileceğinden söz edilen enerjinin geçtiğimiz asırlardaki adı “RUH”tur!..

      Ve bu “Ruh”, Allâh’ın “Kudret” sıfatının zuhuru oluşunun yanı sıra; “Akl-ı Evvel” ismiyle işaret edilen “Evrensel Şuur” ya da bir başka tanımlama ile “Kozmik Bilinç”tir!..

      Her nesnenin yapısındaki “bilinç”, onun özünü oluşturan aslı ve orijini olan “Ruh”ta mevcut olan “bilinç”ten ileri gelmektedir... Ancak onda ortaya çıkan bilinç, ortaya çıktığı mahalin kabiliyet ve istidadı nispetinde olmaktadır.

      “Ruh”, boyut boyut yoğunlaşarak, kabul edilen bir biçimde, değişik varlıklar sûretinde algılayıcılarca değerlendirilmekte; ve böylece de çokluk görüntüsü vermektedir!..

      Esasen, AbdülKerîm el Ciylî’nin de bahsettiği gibi, “Ruh” bir “melek”tir.. Öyle bir “melek” ki, varlık âleminde, hangi isimle anılan, hangi varlık olursa olsun, her şey, hep bu “melek”ten oluşmuştur!.. Her şeyin aslı, orijinidir!.. Ve dahi bütün meleklerin ve varlıkların aslı O’dur!..

      Buzdan meydana gelmiş sayısız nesneleri düşünün... Buzdan yapılmış insan, hayvan, eşya ve her şey!.. Bunlar her ne kadar ayrı ayrı varlıklar ise de, gerçekte hepsinin aslı, aynı tek şeydir... “SU”dur!.. “GAZ”dır; (H2O)!.. Hepsinin orijini atomlardır gibi...

      ALINTI